Nasıl bir tarih için sormak

İngilizce Tarihlerin Yazımı ve Okunuşu Günlük hayatımızda en sık kullandığımız şeylerin başında “tarih sormak ve tarih söylemek” gelir. İngilizce öğrenme sürecinde, önem arz eden bir konu olmasından ve öğrenciler için biraz zor ve karışık gelmesinden dolayı İngilizce olarak tarihin nasıl sorulacağı ve nasıl söyleneceği üzerinde durmak istiyoruz ... Ne kadar güzel bir zaman geçirdiğini ve nasıl eğleneceğini umduğunu ifade etmeni tekrar söyleyecektir. Seni öpmenin ne kadar hoş olduğunu bile söyleyebilir. Sohbeti sürdürme sırası sende. 2 Geleceği Planlamak İçin Efor Yapıyor. Bir tarih boyunca gelecek planları yapmak neredeyse aynen “hey, sizinle ikinci bir tarih ... Bir kıza sormak için ilk 25 soru, onu daha iyi tanımak ve ilk randevunuzdaki görüşmeler için harika bir temel oluşturmak için idealdir. Ama elbette, bazı şeyleri renklendirmek için bazı seksi sorular da topladık: Ayrıca cilveli bir liste ve bir kıza sormak için kirli sorular içeren bir liste de bulabilirsiniz. Fakat bedenin sahibi ben olduğum için yorumlarını sessizce ve bana saygı duyarak yapıyorlar. Blank/Boşluk ve Little/Küçük adlı iki kadın iç ses var. Bir de Şeytan (Demon) isimli biri var. Onun için erkek diyebilirim ama insan gibi görünmediği ve insan gibi hareket etmediği için onu tek bir kişiymiş gibi tanımlamak ... İdil, 18.05.1990 tarih ve 20522 Resmi Gazetede yayınlanan 16.05.1990 tarih ve 3647 sayılı kanunla Şırnak İline bağlanmıştır. Silopi İlçesi de, M.Ö. çeşitli kavimlerin yaşadıkları bir yerleşim birimidir. Bu durum ilçenin çevresinde bulunan tarihi eserlerden anlaşılmaktadır. Daha iyi bir eğitim sistemi için anlamlı sorular sormak. 27-29 Mayıs tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi ve Şahinbey Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği Eğitim Sempozyumunun Eğitim ve İnsan başlıklı panelinde, Erhan Erken tarafından sunulan tebliğin metin haline getirilmiş şeklidir. Bir kıza sormak istersen, tekrar söylerim, lütfen mükemmel tarihi düşünmeyin! Sormadan önce bir yere veya etkinliğe sahip değilseniz, bir şeyleri geciktirmek için bir bahane olarak kullanmayın. Eğlenmek, rahatlamak ve iyi bir şirketin tadını çıkarmak için dışarı çıkın. Bu kadar! Kapanışta: Birini tanımak için nasıl bir soru sormalıyız. Soru sormak bir sanattır. Nasıl sorular sormalıyız. İş görüşmelerinden sorulabilecek en ilginç sorular. nasıl algılandığı p roblemi ile ilgili örnek bir çalışma için bkz. Yücel Kabapınar, “Ünive rsite Düzeyindeki İnkılap Tarihi Derslerine Farklı Bir Model İle Bakmak”, Toplumsal ... Aşkınızla bir konuşma başlatmak için bir yol arıyorsanız ya da hayallerinizdeki adamla duygusal bir bağ kurmaya çalışın. Bir adama sormak için 250+ sorudan oluşan koleksiyonumuz, seçtiğiniz adamla ilişkinizi derinleştirmeye yardımcı olacaktır.

GRRM - 2000 Söyleşileri - 1

2020.07.25 10:53 Asusnur GRRM - 2000 Söyleşileri - 1

Bu çeviri @
26 Mayıs 2020
WESTEROS’DA TEKNOLOJİ
S/ Buz ve Ateşin Şarkısın’nın beni şaşırtan bir yönü var. Neden bu kadar az teknolojik gelişme mevcut? Stark’lar binlerce yıldır topraklarının lordları ve kralları, (bin yıl önce ile aynı zamanı yaşıyorlar demek istemiş ) ve Westeros’un ilerlemesi için çok fazla şansları olmadığı görülüyor. Bunun sebebi sihrin varlığı ile teknolojik ilerlemeyi kısıtlıyor olabilir mi?
C/ Ben olsam o kadar ileri gitmezdim.
Ben toplumsal teknolojik ilerlemenin muhakkak kaçılmaz olduğunu düşünmüyorum. Aslında kendi dünyamıza bakarsanız bu yalnızca bir kez meydana geldi. Diğer toplumlar ve kültürler yüzlerce ve bazen binlerce yıl boyunca büyük bir teknolojik değişim yaşamadan varlıklarını sürdürdü.
Westeros’un özel durumunda, mevsimsel değişikliklerin öngörülmeyen doğası ve kışların sertliği ile ilgili rol oynamakta.
Büyünün bilimsel gelişimi az da olsa etkilediğini düşünüyorum. Eğer insanlar bir büyü ile uçabiliyorsa Wright Kardeşler olur muydu veya daVinci? Bu ilginç bir soru ve cevabını bildiğimden emin değilim.
GÜLLERİN SAVAŞININ ETKİSİ
S/ Buz ve Ateşin Şarkısını Güllerin Savaşından oluşturduğunuz doğru mu?
C/ Hayır pek sayılmaz. Kuşkusuz, serime diğer fantastik romanlardan ziyade gerçek ortaçağ tarihinden güçlü bir temel vermek istedim, ve çok sayıda kaynak ve dönem taslağı hazırladım. Güllerin Savaşı evet, aynı zamanda Yüz Yıl Savaşları, Haçlı Seferleri, Norman Fethi … adını siz koyun.
DORNE’UN TARİHTEKİ KARŞILIKLARI
Çok fazla tarih okudum. Ve benim için iyi olan şeyse onları karıştırmayı ve eşleştirmeyi seviyorum. Yani bazı yazarların yaptığı gibi birebir tarihi uygulamıyorum . Yani Westeros’daki X’in gerçek hayattaki Y olduğunu söyleyemezsiniz. Westeros’daki X gerçek hayatta Y ve Z’ye eşittir.
Dorne örneğinde, evet, Galler, alıntı yaptığınız tüm nedenlerden dolayı kesinlikle bir etkisi oldu. Ama aynı zamanda aşağıda belirgin bir şekilde Galce olmayan öğeler de mevcut . (soruyu soranın sorusu eklenmemiş nelerden alıntı yapıldığı muamma)
Dağların duvarın güneyinde, Galler’in serin yeşil vadilerinden daha çok İspanya ya da Filistin’e benzeyen sıcak ve kurak bir bölge. Deniz kıyısındaki yerleşimlerin çoğu ve birkaç büyük nehir havzası var. Ayrıca Nymeria’nın önderliğindeki büyük Rhoynar akınının kültürüne benzer bir lezzete de sahipsiniz. Sanırım buna en yakın olay İspanya’nın bazı bölgelerindeki Mağribi etkisi olacaktır. Yani Dorne’un Galler’in İspanya ve Filistin’le karşımı olduğunu ve tamamen hayali etkilerin karıştığını söyleyebilirsiniz. Ya da sadece Dorne olduğunu…
KUZEY KLANLARI ve VADİ
S/ Mr. Martin lütfen bana cevap verin … kuzey demir doğumlular ve muhtemelen BOB tarafından (açılımı nedir bilemedim bildiğim tek BOB battle of bastards) işgal edilirken, onlara direnen gruplar var ve bir zamanlar “dağ klanları” olduğunu söylediniz. Kuzeyde dağ klanları var değil mi?
C/ Kışyarı’nın kuzeybatısında evet.
S/ Ve Stark’lara sadıklar? Kendi toprakları ve kuzey için çarpışıyorlar? Krallarına sadık İskoç klanları gibi?
C/ Evet Kışyarı’na sadıklar, en azından geçmişte sadık oldular.
S/ Sonunda (biliyorum çok meşgulsünüz) size göre Vadi Lordları Stark’lar ve Tully’ler dostane ve kardeşçe ilişkileri mevcut ve Robb’a Lannnister’leri devirmek konusunda destek vermek istiyor? Şimdi Vadi Lordları Robb’a ne kadar yakın? (Vadi Lordları Robb hakkında neler hissediyor?)
C/ Vadi Lordlarının sayısı çok fazla. Her büyük grupta olduğu gibi değişik görüşler mevcut.
‘’Kardeşlik’’ abartılı bir tabir. Ancak Ned Vadi’de geçirdiği zamanlarda kesinlikle arkadaşlıklar kurdu. Robert’da öyle Bu yüzden Vadi Lordlarından bazıları Stark’a olduğu gibi kolayca Baretheon’lara yönelecekti.
Bazıları Robb’u desteklemek istiyor mu? Kesinlikle. En önemlisi Bronz Yohn Royce. Bununla beraber, diğerleri savaşın hiçbir yerinde olmak istemeyebilir hatta karşı tarafı bile desteklemek isteyebilir…
TYRİON’UN GELECEĞİ
S/ Umarım gelecekte Tyrion’a bira daha nazik davranırsınız. O benim en sevdiğim karakter, bazen sınırını aşabiliyor (haklı olarak). Neyse ki yoluna koyduğunuz tüm taşları zekası sayesinde alt ediyor. Üzgünüm…. Sadece fikrimi belirmek istedim.
C/ Tyrion’a ben de bayılıyorum … ama korkarım ki travmaları daha yeni başladı. Tabii ki bu hepsi için geçerli. Her şey düzelmeden önce çok daha kötü olacak, üzgünüm.
DEMİRDOĞUMLULAR
Demirdoğumlular, Westeros anakarasından fazlası. Yedi Krallığın geneli köylüler, çiftçiler, zanaatkarlar, tüccarlar, vb daha büyük bir tabanın üstüne bir savaşçı kast (şövalyeler) var. (Demirdoğumlular) çok güçlü bir savaşçı geleneği olan bir kültürden geliyor. Adaların ‘Eski Geleneği’, neredeyse tüm erkeklerin (ve Asha gibi bazı kadınlar) genç ve sağlıklı olmaları halinde baskın (yağma) yapmaya teşvik eder.
BAZI SORULAR
1/
S/ Daha önemli karakterlere doğum tarihlerini yazmayı düşünüyor musunuz? (örneğin, Renly ve Edric Storm’un, Benjen ve Tyrion’un yaşları, vb.). Bir grup çocuğun yaşları Kralların Çarpışması’nın ekinde belirtilmiş. Ama yetişkin karakterlerin hiçbiri, ne yazık ki yok.
C/ Böyle büyük bir karakter kadrosuyla, herkes için yaş belirlemek imkansız olurdu ve sadece büyük karakterlerin yaşlarını belirlemek bile zor olurdu. Yaşları önemli olan kendi özel notlarımda belirginleştirmeye çalışıyorum, ancak çoğu durumda birinin otuz üç veya otuz sekiz olması önemli değil.
2/
S/ Ned 8/18 yaş aralığını Vadi’de geçirdiyse kusursuz biri olup hem kuzeyliler ile yakın bağ kurup hem de Lyanna ile nasıl bu kadar yakın arkadaş ilişkisine sahip olabildi? Yoksa bir noktada (ne zaman?) Evine mi döndü? Harrenhal’daki turnuvadan önce veya sonra Jon Arryn’i ziyaret mi ediyordu?
C/ Himaye altına verildi, sürgüne gönderilmedi. Evet, elbette eve döndü. İlk birkaç yıl daha az sıklıkla, sonrasında bir yaver olarak becerilerini geliştirip ardından sıklıkla ziyaret etti. Yaverlik yıllarında (şövalyelik eğitimi almadığından tam olarak yaver sayılmazdı ama öyle hareket ediyordu) Ayrıca Jon Arryn’e Vadi dışına yaptığı yolculuklarda eşlik ederdi. 16’sına geldiğinde isteği yere gitmek için özgür ve yetişkin bir erkekti, Jon Arryn onun ikinci babası olduğu için sıklıkla hem evde hem Vadi’de zamanını geçiriyordu. Aynı şey, yetişkinliğe eriştikten sonra zamanını Fırtına Burnu ve Vadi arasında bölen Robert için de geçerliydi, turnuvalara katılması ve girişebildiği her dövüşe katılmasından bahsetmiyorum bile.
3/
S/ Lord Hoster Brynden için ‘’ben onun Lorduydum onun evliliğini ayarlamak benim hakkımdı’’ dedi. Bu Lordun tabasından herhangi birini dilediği gibi evlendirmeye zorlayabileceği anlamına mı geliyor? Söz konusu insanlar Lordlarının kendileri için verdiği kararı yasal olarak reddedebilir mi? Ve Lord bunun için ne tür bir ceza verir? Ya evlilik yemini etmeyi reddederse vs?
C/ Evet yemin etmeyi reddedebilirler, Blackfish’in yaptığı gibi, ancak bunun ciddi sonuçları olacaktır. Lordun kesinlikle kendi çocukları ve evli olmayan küçük kardeşleri için evlilikler düzenlemesi bekleniyor. Avam Lordları veya kalesine bağlı şövalyeleri için evlilik düzenlemesi gerekmez….ama ona danışmak ve duygularına saygı duymak akıllıca olur. Örneğin, bir hizmetlinin lordun düşmanlarından biriyle evlenmesi ihtiyatlı olmazdı.
(Kılıçların Fırtınası’nın çıkışı ile ve tatili ile ilgili şeyler yazdıktan sonra bunu yazmış Bran’ın hançer meselesinin Tyrion’un söylediği gibi olduğunun kanıtı sadece orayı ekledim…)
Size Kılıçların Fırtınası’nın Bran ve hançer sorununu ve ayrıca Jon Arryn’in katilinin gizemini çözeceğini söyleyeceğim.
GECE NÖBETİ’NİN PARA KAYNAĞI
S/ Gece Nöbeti’nin Kara Kardeşlere hizmetleri için herhangi bir maaş ödemesi yapmadığını varsayıyorum sonuçta erzaklarını ücretsiz olarak temin ediyorlar.
Merak ettiğim şey … Kardeşler Köstebek Kasabasındaki fahişelere nasıl ödeme yapıyorlar? Madeni para kullanmadıkları için Gece Nöbetinin ambarlarından kesilmiş kurutulmuş etlerle mi ödeme yapıyorlar?
C/ Köstebek Kasabasında alışverişin birçoğu, takasla gerçekleşir, ancak Sur’da çok fazla olmasa da para vardır, özellikle bu günlerde … Bazı paralar, soylu kardeşlerle kuzeye geliyor … Sör Waymar Royce gibi biri şüphesiz iyi bir erzakla geldi ve ailelerin de hediye ve benzeri şeyler gönderdiğini hayal ediyorum … ve Doğu Gözcüsü’nün giriş ve çıkışlarında da ticaret var …
S/ İkinci; Gece Nöbeti Kışyarı, Taht veya her ikisinden para ve kaynak alıyor mu?
C/ Her ikisinden de, kesinlikle … ama geleneksel olarak Nöbet’in ana desteği, Nöbet’in sahibi olduğu Sur’un hemen güneyinde geniş bir kemer olan Lütuf’dan gelir. Kılıçların Fırtınası’nda bu konu hakkında daha fazlası mevcut. Bunun en kuzey yarısı “Brandon’ın Lütfu”, güney yarısı “Yeni Lütuf” idi. Tarihsel olarak, Nöbet ilkini (yöneticileri) yetiştirdi ve ikincisini vergilendirdi.
Tabii ki, Gece Nöbeti’nin sayısındaki düşüş ve Lütuf’un nüfuzunun azalması, her ikisinin de büyük etkileri var … yine, Kılıçların Fırtınası’nda bunun hakkında bilgiler mevcut.
ELİA’NIN ÇOCUKLARI
S/ Geçen yıl sormak için can attığım ufacık bir soruya cevap verebilir misin? Merak ediyorum: Elia’nın çocukları Aegon ve Rhaenys gerçekten öldü mü?
C/ Söylemem gereken tek şey, küçük Prenses Rhaenys’in babasının yatağının altından sürüklenip katledildiği şüphesiz gerçek.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.05.26 12:17 bayoglurecep Felsefe Nedir? Konu Anlatımı

Felsefe nedir? Felsefe, günümüzde felsefeci ve filozof kavramlarının hala entelektüel kamuoyunda yerli yerine oturtulamadığı görülmektedir. Felsefenin uğraşı alanının ne olduğunu tam olarak netleştirememekten kaynaklanan sıkıntılar, felsefenin gereksizliği söylemlerine, felsefe öğrencilerine şüpheyle yaklaşmaya hatta felsefeye yaşam hakkı tanımamaya değin varabilmektedir.
Bu güçlüğü biraz daha pekiştiren bir başka güçlük, felsefeyle yeni tanışanların bir kısmının felsefeyi tümüyle gizemli hale getirip adeta mutlaklaştıracak şekilde ona abartılı roller yüklemeleri bir diğer kısmının ise felsefeyi boş laf ve boş meşguliyet değersiz hatta tehlikeli bir spekülasyon olarak görmeleridir.
Bu durumda felsefenin ne olduğunu tam anlamıyla fark edebilmenin gerekliliği hissedilmektedir. Ancak ‘felsefe nedir?’ sorusu öyle bir çırpıda herkesi tatmin edecek şekilde yanıtlanabilecek türden bir soru değildir. Bu soru ara sıra yolu felsefeye düşenler şöyle dursun bizzat felsefeye gönül veren filozofları dahi ciddi olarak meşgul etmiş olan bir sorudur. Bu sebeple felsefe, düşünce tarihinde farklı dönem ve kültürlerde farklı bakış açılarına göre farklı farklı anlamlar kazanmıştır.
Örneğin VI. Göç yüzyılında yaşadığı sanılan İbnî Hindi’nin saptadığı bazı felsefe tanımları şunlardır:

Öte yandan İlkçağ Yunan filozofu Sokrates’e göre felsefe, neleri bilmediğini bilmek iken, Platon’a göre felsefe, gerçekliğin hakiki doğasını kavramak, tek tek her şeyin ne için olduğunu bilmek yani amaçların bilgisine sahip olmak anlamına gelir. Buna göre insanın gerçek doğasını kavramak insanın hangi ideale yönelmesi gerektiğini bilmek demektir.
Platon’un öğrencisi Aristoteles ise felsefeyi ilk nedenler ile ilkelerin araştırılması olarak ifade etmiştir. Ortaçağ düşünürü Augustinus’a göre felsefe, Tanrıyı bilmektir, gerçek felsefe ile gerçek din özdeştir. Anselmus’a göre felsefe, inanılanı anlamaya çalışmak iken, Abaelardus’a göre, inanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır.
Yeniçağ felsefesinin kurucusu Descartes’a göre felsefe, bilgelik yolunda yürüme, doğruluk bilgisinin ilk nedenlerine ulaşmak üzere çalışma anlamına gelirken, Hobbes’a göre felsefe, etkileri ya da fenomenleri nedenlerden çıkarıp bilmedir ve nedenleri de gözlenen etkilerden doğru sonuç çıkarmaların yardımıyla öğrenmedir.
Spinoza’ya göre felsefe, genelleştirilmiş bir matematik iken, Berkeley felsefeyi, bilgelik ile doğruluğun aynı anda araştırılması olarak tanımlamıştır. Hegel’e göre felsefe, objelerin düşünce ile görülmesi iken, modern pozitivizmin kurucusu Comte’a göre ise felsefe, bütün bilimleri birleştiren bir bilim, bir bilimler bilimidir.
XX. yüzyıl düşünürlerinden Jaspers’e göre felsefe, yolda olmak iken, Marcel’e göre, felsefi anlamda düşünmek adeta dolambaçlı bir patikada yürümek gibidir.
Yukarıda küçük bir grubunu gördüğümüz felsefeye dair tanım denemelerinde bir görüş birliği bulunmasa da felsefede cevaplardan çok soruların önemli olduğu, felsefenin soru dinamizmine bağlı kalınarak inşa edilen bir yapısının bulunduğu ve hangi soruların felsefe sorusu ve problemi olarak ele alınacağı konusunda genel olarak bir görüş birliği söz konusudur. İnsan, soru sorabilen biricik varlıktır. O, bilinçli bir varlık olarak düşünebilmekte, soru sorabilmekte, problem görebilmekte ve bu suretle yaptığı değerlendirmeler doğrultusunda kendi anlam ve değerini fark edebilmektedir.
İnsan, bilinçli bir varlık olma hususiyeti ile dünya içindeki herhangi bir şey olmaktan kurtulmaktadır. Daha açık bir ifadeyle insan, bilinçli ve özgür bir varlık olarak bir durum içerisinde (toplumsal ve kültürel koşullar içinde) yer alıyor olsa da, o durumdan ve koşullardan kendisini soyutlayabilmekte, bu koşullar karşısında olumlu ya da olumsuz tavır alabilmekte, evreni, evren içerisinde kendi yerini ve değerini kavrayabilme çabası içerisinde bulunmaktadır. Sorgulama ve bu doğrultuda ‘anlama’ ve ‘anlamlandırma’ çabası felsefi faaliyetin temelinde yer almaktadır. Felsefeyi felsefe yapan şey, sorular sorabilme ve problem görebilmedir. Yoksa insan için önemli olan yalnızca felsefe okumaları yapmak ve felsefeyi bilmek değil, felsefe yapmak, felsefi davranabilmek veya felsefi bir tutum takınabilmektir.
İşte bu sebeple XVIII. yüzyıl Alman filozofu Kant, felsefenin değil, felsefe yapmanın öğrenileceğini belirterek, felsefenin hayata geçirilen bir yaşam etkinliği olduğuna dikkat çekmektedir. ‘Felsefi bilgi’ adı verilen bilgi türü ulaştığı muhtevalı bir pozitif bilgiden çok kendini var kılmak adına ortaya koyduğu ‘tavır’ ile anlaşılmak durumundadır. Felsefeci ve filozof kavramları da şüphesiz felsefi bilgilerle donanmış ve böyle bir bilgiyi yansıtan bir tavrı kazanmış kişiler için kullanılmaktadır.
Felsefi bilgiye ve felsefi tavır almaya imkân veren şey, onları belli bir kültür çevresi içerisinde yalnızca muhtevaca belirlemekle kalmayıp sürekli bir dinamizm içinde tutan bir zeminin yani felsefe ortamının olmasıdır. Zira felsefi tavır, felsefenin nasıl inşa edildiği ile ilgili olup, kendine özgü bir dinamizmi de gündeme getirmektedir. Felsefi diyalog ya da tartışma ancak bir kültür çevresinde dinamizme imkân veren böyle bir kültürel zemin varsa gerçekleşebilmektedir. Buna göre felsefede doktrinler demek olan ve zamanla hayatiyetlerini kaybederek birer kapalı statik düşünce sistemi haline gelen cevaplardan çok bu cevapların ortaya çıkmasına imkân veren soruların önemli olduğu görülür. Bu sebeple kendisinde mutlaka bir ilerleme aranması gerekmeyen felsefi birikim bize felsefe tarihi içinde varolmaya devam eden soru dinamizmini yakalatma durumundadır .
Böylece felsefe alanında bir kez ortaya konulduğu vakit tüm zamanlar için geçerli olabilecek bir bilgi hamaliyesinden çok uğraşılan konunun her seferinde daha belirginleştirilmesine imkân tanıyan yaratıcı ve eleştirel (kritik) bir zihin aktivitesinin kişiye kazandırılması amaçlanır. Öte yandan felsefeyi kendi tarihi akışı içerisinde ve çoğu zaman farklı sistemlerin karşılıklı etkileşimleri çerçevesinde ele alma zarureti hissedilir.
Zira felsefi sorular, problematikler, felsefe tarihi adı verilen bir süreklilikte yer alırlar ki onu okumak, onların her seferinde biraz daha açıklığa kavuşarak yeni gelişmeler kazandığını gördüğümüz bir süreci fark edebilmek anlamına gelir. O halde sorular ve soruların bağlı bulunduğu problematikler süregelen bir temayı ve bir tartışma geleneğini zorunlu kılar. Bir tür gelenek demek olan bu dinamik süreklilik bulunmuyorsa felsefenin felsefece kavranmış olması mümkün görünmez. Felsefe bu noktada bir felsefe geleneği işidir. Böyle bir gelenek herhangi bir kültür çerçevesinde oluşturulmamış ise, orada felsefe adına durgunluk ve kargaşa vardır.
Felsefe bir soru dinamizmi doğrultusunda inşa edildiğine göre, ‘bir felsefe sorusunun tipik özelliği nedir?’ sualiyle karşı karşıya kalırız. İnsan yaşamının büyük bir kısmı ‘günlük’ adı verilen bir takım yapıp etmelerle ilgilidir. Yaşamak isteyen doğal olarak ‘eylemek’, eylemde bulunmak durumundadır. Günlük yaşayışımızdaki soruların çoğu eylemlerimizle ilgili olup, pratik alana yönelmiştir. ‘Eylem’ ve ‘soru’ ilişkisine bakıldığında bazen sorunun eylemi başlattığı bazen eylemin soruyu gerektirdiği görülür. Oysaki felsefe sorularının hemen hemen hepsi pratikteki yönelimlerimizin ötesinde yer alan sorulardır.
Hiçbir felsefe sorusu günlük yapıp etmelerin kaçınılmaz bir sonucu değildir. Başka bir deyişle bir felsefe sorusunun doğuşu itibarıyla eylemlerden bağımsız olduğu, hatta günlük eylemler ile bu eylemleri güden soruların akışına aykırı olduğu söylenebilir. Felsefe sorularının sorulduğu yerde günlük eylemlerin pek çoğu büsbütün durur. Salt yaşamanın dayandığı eylemler bir yana, artık eylemde bulunmaya vakit kalmaz .
Felsefe soruları günlük sorulardan yalnızca kökleri itibarıyla ayrılmakla kalmaz. Ayrıca felsefe sorularını cevaplandırma tabanı da-bu soruların kuruluşu gereği-çoğu kez günlük ihtiyaçlarla ilgili soruların, çoğu kez, giderildiği yerde değildir. Zira hiçbir felsefe sorusunun cevabı eylemde ya da yaptırmada bulunmaz. Bir felsefe sorusunda açığa vurulan gereksinmeyi eylemlerle giderebilmek mümkün değildir. Örneğin ‘sokak kapısı açık mı kapalı mı?’ biçimindeki bir günlük soruya yanıt vermek için sözü edilen sokak kapısına gitmek gerekirken ‘bilinç nedir?’ sorusuna yanıt vermek için bir şey yapmak, yaptırmak gereksizdir. Yapılması gereken yapıp etmelerin ötesinde ‘düşünmek’, ‘konuşmak’ ya da ‘yazmaktır.’ Felsefe sorusunun cevabı eylemlerden değil, düşünceden ve dilden geçmektedir .
Diğer taraftan felsefede bilimlerde olduğu gibi herkes tarafından kabul edilen cevaplar ya da sonuçlar da söz konusu değildir. Aynı konuda aynı başlangıç noktasından hareket etmiş ve aynı verileri kullanarak işe başlamış olsalar da kişisel bakış açılarının farklı olmasından dolayı hiçbir filozof bir başkası ile tıpatıp birbirinin aynı düşünceyi ortaya koyamaz. Her filozof, felsefe tarihi sürecini kendi bakış açısıyla değerlendirip eleştirisini yapmak, kendi fikri bütünlüğünü, kendi sistemini oluşturmak durumundadır.
Günlük yaşantımızla ilgili kaygılarla ya da somut bir ürün ortaya koyma amacına dayanan problemlerle ilgili olmayan felsefe soruları dile gelişleri itibarıyla da adeta tek biçimli bir yapıya bürünmüşlerdir. Örneğin Varlık nedir? Madde nedir? Bilinç nedir? Ruh nedir? gibi örneklerde görüleceği üzere felsefe soruları ‘nedir?’ tarzındaki sorulardır. Bu sorularda ‘nedir?’in yöneldiği ‘kavramın ne-olduğu’ sorgulanmakta ve anlaşılmaya çalışılmaktadır. Şüphesiz ‘kaç çeşit bilgi edinme yolu vardır?’ örneğinde de görüleceği üzere nedir biçiminde ifade edilmeyen felsefe sorularıyla da zaman zaman karşılaşılmaktadır ancak bu sorular da aslında ‘nedir?’li soruların kaynağından türetilmişlerdir. Dolayısıyla yukarıdaki ‘kaç çeşit bilgi edinme yolu vardır?’sorusu kolaylıkla ‘bilgi nedir?’ sorusuna geri götürülebilmektedir.
Böylece düşünme etkinliğimiz içerisinde kullandığımız ve ‘kavramların ne-olduğunu’ yani anlamlarını yakalamaya çalışan felsefe sorularındaki nedir? “dışa ilişkin bir ek değil, felsefe sorusunu vareden temeldir.” Ayrıca felsefe sorularındaki bir diğer önemli husus, ‘nedir’li soru ile şaşma (hayret) arasındaki ilişkidir. Felsefe sorusunu oluşturan şey, şaşmaya bağlı bir soru sorma ve araştırma etkinliğidir. Fransız filozofu Marcel, kişiyi felsefi soru sormaya iten temel tecrübenin “şaşkınlık….ya da....şaşkınlık ile hayranlık” arasındaki bir tecrübe olduğunu ifade etmiştir. Felsefedeki ‘nedir?’ sorusu sorgulanan şeyin ‘anlamı nedir?’ sorusundan ayrılamaz. Örneğin ‘bilinç nedir?’ sorusunu soran kişi, bilinç ifadesi karşısında kendisini şaşmadan alıkoyamamış ve bilincin ne anlama geldiğini sorgulamaya girişmiştir.
Dolayısıyla Aristoteles’in de dile getirmiş olduğu gibi felsefeyi felsefe yapan öz, uyumlu evren önünde saygılı şaşkınlıktan doğan gündelik çıkarlar dışında, eleştirici düşünceyle araştırmak, soru sormak, irdelemek, anlamaya çalışmak, sorun görmek, ortaya koymak, çözmeye çalışmak ya da çözüm denemelerinde bulunmaya çalışmaktır.
Felsefi düşünce eleştirel tavra dayalı bir düşüncedir. Sorgulanmamış kabul ya da varsayımları eleştiri süzgecinden geçirerek belirginleştirmeye çalışmak felsefenin görevidir. Eleştiri ise, bilincin, ‘konusu’ ile ‘kendisi’ arasına bir mesafe koyarak konusuna karşıdan bakması ve bu doğrultuda değerlendirme yapmasıdır. Dolayısıyla felsefi düşünce kendisine veri olarak aldığı her tür malzemeyi aklın eleştiri süzgecinden geçirir. Akla dayanan bir soruşturma ve araştırmanın bir sonucu olması bakımından felsefede konu ve kavramların değerlendirmelerinde çelişkili hükümlere, kendi aralarında tutarsız görüşlere yer verilmez. Bu sebeple felsefi düşünce, kendisine sunulan ile yetinmeyerek merak, şüphe, şaşma (hayret) itici güçleriyle hareket ederek, varlık, bilgi ve değerler alanını birlikli bir biçimde kavramaya çalışan bir zihnin ürünüdür. Varlığı bir yönüyle ya da belli açılardan ele alan bilimlerden farklı olarak felsefe varlığın bütününe yönelir. Varlık, bilgi ve değerler hakkında birlikli ve bütünlüklü bilgi elde etme amacını güder.
Bu sebeple felsefe alanında sorgulanan tüm konulardan sonra insana dönerek tüm diğer alanların insan açısından değerinin belirlenmesi gerekmektedir. İnsan bilimlerinin değerlendirmelerinden farklı olarak felsefede insan, kişiliği, evrendeki yeri ve anlamı açısından değerlendirilmesi gereken bir varlıktır. Yani felsefede insan, bilimlere özgü yöntemle objektifleştirilerek ele alınan bir insan olmayıp, değer olma özelliğini kendi içinde taşıyan ve içsel bir biçimde kavranması gereken bir öznedir. Dolayısıyla felsefi bir soru etrafında şekillenen ve varlık kavramı etrafında merkezileşen felsefi bilgi sistematik yönelimli ve bütünlüklü bir bilgi olarak anlaşılmak durumundadır.
Bu durum felsefenin çözümleyici (analitik) ve kurucu (sentetik) bir işlevinin olmasıyla ilintilidir. Zira filozof kendisinin de içinde yer aldığı ve bir parçasını teşkil ettiği dünyayı kavrayabilmek için kendisine sunulan her türlü bilgi, deney, algı, sezgi, sonuçlarından oluşan düşünceyi analiz edip, açıklığa kavuşturur. Ancak bununla yetinmeyerek parçalarına ayrılmış dünyayı analize paralel olan bir diğer düşünme edimiyle üzerinde düşünülmüş, çözümlenmiş, aydınlatılmış malzemeden hareketle yeniden inşa ederek, insana yönelerek birlik ve bütünlüğüne kavuşturur. Buna felsefenin sentetik veya sistemleştirici işlevi adı verilir.
Felsefe, refleksif bir düşünce etkinliğidir. Daha açık bir ifadeyle felsefi düşünce sahip olduğu bilgileri sorgulayan zihnin bir çeşit kendi üzerine dönme hareketidir. Örneğin bir felsefeci doğrudan doğruya doğa, toplum, tarih üzerine eleştirel bir bakış açısıyla yönelebileceği gibi çeşitli bilim dalların tarafından sağlanan malzemeler üzerine de düşünebilir. Sözü edilen bu ikinci özelliği felsefenin refleksif bir düşünce yani bilginin bilgisi olduğu anlamına gelir.
Düşünen ve sorgulayan insan bir kültürel ortam içerisinde yer aldığı için doğal olarak felsefe de bir kültür ortamıyla ilgilidir. Felsefe, hem bu kültürel ortamın bilinci olması itibarıyla hem de bütünün bir parçası olması sebebiyle kültürel ortamla ilgilidir. Bu sebeple felsefenin içinde yer aldığı kültürle organik bir bütünlüğü söz konusudur. Ancak felsefe ile milli kültür arasındaki bu bağ felsefenin evrensellik olayına engel değildir.
Tüm felsefi temellendirmeler, ferdi ve relatif bir yaklaşımla hareket ediyor olsalar da amaçları itibarıyla genele yönelmek durumundadırlar. Yani ele aldığı konu itibarıyla yönelimi açısından felsefe evrenseldir. Örneğin tartışılan varlık bir yönüyle değil bütünüyle varlık iken değerlendirilmesi arzu edilen insan fikri özü ve bütünlüğü içerisinde düşünülen insandır. Söz konusu olan insanın yaşantısı şu ya da bu insanın yaşantısı değil genel olarak insanın yaşantısıdır. Temellendirilmek istenen değerler ise tüm insanların her zaman her yerde yöneldikleri varsayılan değerlerdir. O halde felsefede özgün ve yaratıcı olabilmenin yolu “….konu sınırlandırması yapmaksızın evrensel olanı biz olarak kavratmak; kültürün oluşturduğu şahsiyet bütünlüğü çerçevesinde kendi evrenselimizi ortaya koymaktır. Burada kaynak milli, kavrayış evrensel..” olmak durumundadır.
Kaynak: https://www.kafkas.edu.tdosyalasobedergi/file/003/03%20(14).pdf.pdf)
submitted by bayoglurecep to u/bayoglurecep [link] [comments]


2020.05.16 02:55 karanotlar Fırat Aydınkaya: 8 Soruda Kürtler ve Ermeni Soykırım

Fırat Aydınkaya
Soru- 1 : Kürtler, Ermeni soykırımına katıldı mı, kimler katıldı ve bilinen bir kısım Aşiretin haricinde Kürtler soykırımda nasıl bir tavır takındı?
Kürtlerin hiç de azımsanmayacak önemli bir kesiminin soykırıma katıldığına dair yeterli derecede bilgi ve kanıt var elimizde bugün. Hususen Ermenilerle Kürtlerin arasında ölümcül gerginliğin olduğu bir çok yerde, savaşa yakın lokasyonda ve tehcir güzergahları üzerinde hakimiyet kurmuş olan aşiret bölgelerinde mukim Kürtlerin bu işe katıldığı açık.
Konuya girizgah yapmadan önce şunu kayda geçirmemiz elzem. Soykırım veya tehcir kararları alınırken elbette ki Kürtlerin fikri ve onayı alınmadı. Yani soykırım kararının alınmasında Kürtlerin herhangi bir dahli yoktur. Fakat alınan karar sahada uygulanırken Kürtlerin önemli kesimi bu yüz kızartıcı suça bulaştı.
Ne var ki soykırımı mümkün kılan bir makine olarak “soykırım bürokrasisi”ni de konuşmamız icap eder. Kürtler bu bürokratik zincirin neresinde yer alıyordu sorusu mühim. Açıkçası zincirin taşradaki üst ve orta kademelerinde Kürtlerin varlığı tartışma götürmez cinsten bir yeküne tekabül ediyor.
Harput valisi Sabit bey, Diyarbekir-Mardin soykırımlarının taşra organizatörü Feyzi Pirinçizade, Mustafa Cemilpaşazade, Muş organizatörü Hoca İlyas Sami gibi bağlantıları sayabiliriz bu minvalde. Yani soykırım kararlarının kuvveden fiile geçişinde soykırım bürokrasisinin taşra örgütleyicilerinin önemli kişileri Kürtlerden oluşturulmuştu.
Kısacası Kürtler, Ermenilere soykırım kararının alındığı merkezi karar toplantılarda yoktu. Ne var ki Kürdistan’da soykırım icra edilirken şehirlerde kurulan ve soykırımın parselasyon ile sevk ve idaresini yapan Tahkik komisyonunda epey miktarda vardı. Ki Tahkik komisyonunun tüm önemli merkezlerde ihdas edildiğini ve bu kurumun hayli etkin çalıştığını biliyoruz.
Özetle Kürtler çoğu yerde tahkik komisyonları üzerinden soykırımın yerel bürokrasi ayağını oluşturdular.
Bu durum bize en az iki şey anlatır. İlki Kürdistan’daki soykırım distribütörleri olmasaydı karar bu kadar kusursuz uygulanmazdı. İkincisi ise taşra merkezlerindeki bu distribütörlerin varlığı halkın bu konudaki tavır ve duruşunu kolayca manipüle etti. Feyzi bey Diyarbekir-Mardin taşrasını, Hacı Bedir Ağa Malatya-Adıyaman güzergahını, Gulo ağa Erzincan-Dersim-Sivas hattını, Hoca İlyas Sami Muş-Bitlis taşrasını, Sabit bey Harput-Dersim-Erzincan taşrasını yerel bağlantılarıyla bu işin içine çekti örneğin.
Son cümle olarak eğer Kürdistan’da soykırıma Kürt iştiraki olmasaydı, yani Kürtler bırakalım Ermenileri korumayı, tamamen hareketsiz ve bağımsız dursalardı bile bugün bambaşka bir şey konuşurduk.
Bu sebeple 1918 itibariyle Kürt-Ermeni hinterlandında neredeyse tek bir Ermeni’nin kalmamasını sadece kamu otoritelerinin devasa suçu ile açıklayamayız. Merkezi otoritenin Kürdistan dağlarına sığınan Ermenileri katletme imkan ve kabiliyeti yoktu.
O yüzden Kürdistan’da Kürt iştiraki olmasaydı belki sadece merkez ve merkeze yakın şehirli ahali katledilirdi. Ki esas Ermeni nüfus taşradaydı ve taşradakilerin büyük çoğunluğunun burnu bile kanamazdı. O yüzden Kürdistan’da önemli bir nüfusun bu konuya seferber edilmesi Ermenilerin kaderini belirledi.
Soru -2 : Soykırım bahsinde önemli itirazlar da var. Mesela söylediğiniz şeylere şerh koyan bazı kesimlere göre bahsettiğiniz dönemde “Kürtler adına karar veren bir ‘Kürt iradesi’nden söz edilemeyeceği için bir halk olarak Kürtlerin soykırıma katıldığı tezi temelsiz ve aşırı bir iddiadır.” Ne dersiniz bu konuda?
Evet, bu karşı iddia sıkça dillendiriliyor. Bu karşı tezi geliştirenlere bakılırsa o dönemde Kürtleri temsilen merkezi bir irade yoktu öyleyse yani bu konuda karar verici irade yoksa eylem de kendiliğinden yok sayılmalı şeklinde bir apolojinin içinden konuşuyorlar. Bu muhakeme örüntüsü bana çok problemli görünüyor açıkçası.
Sözgelimi aynı mantığı holocausta uyarlayalım isterseniz. Biliyorsunuz soykırım esnasında merkezi “Yahudi iradesi” diye bir şey söz konusu değildi. Şimdi bu durumda merkezi Yahudi iradesi olmadığı için “Yahudiler soykırıma uğramadı” mı diyeceğiz! Öbür taraftan bahsettiğiniz kesimler Kemalist Kürt inkarını çürütmek babında haklı olarak “Kürtler”i Göbeklitepe’de, Talmudik metinlerde ve Sümer yazıtlarında yani binlerce yıl öncesindeki arkeolojik buluntularda izini sürüp buldukları halde konu yüz yıl önceye geldiğinde “ama Kürt iradesi yoktu” biçiminde bir sü-reel gerekçeye sığınması ciddi bir paradoks.
Yine aynı çevrelerin mesela bu tarihsel dönemlerde cereyan eden Bedirxan bey, Şeyh Ubeydullah, Şeyh Said isyanına şahıs isyanı demek yerine Kürt isyanı demeleri de bu minvalde zikredilmeli.
İkincisi Kürtlerin hepsi bir araya gelip “hadi Ermenileri katledelim” şeklinde karar aldıklarını söylemiyorum elbette. Buradaki tartışma bir yanıyla bu işi yapanları aktör sosyolojisi üzerinden mi yoksa demografik bir “kendiliğindenci tutum” üzerinden mi ele alacağımızda düğümleniyor.
Bu konuda çalışan bir kısım arkadaşlar aktör sosyolojisi üzerinden bir okuma yapıyor. Ben buna katılmıyorum. Aktör sosyolojisi üzerinden gidersek navigasyonumuz ağa ve şeyhlerden öteye geçmez. Yani sol jargonun modern üretimiyle “Kürt feodalizmi”ni suçlayıp işin içinden çıkarız. Peki ya reaya Kürtler? Yani herhangi bir aşirete bağlı olmayan Kürtler? Peki düşük ve/ya orta profilli aşiretler? Öbür yandan eğer aktör sosyolojisi ile olaya yaklaşırsak o zaman bütün bir devleti ya da halkı değil sadece İTC’nin elebaşlarını suçlamak gibi bir savrulmanın içine düşmeyi de göze almamız gerekir.
Son olarak soykırım zaten sıra dışı bir fiildir, imece usulüncedir, totaldir, fragmanterdir ve anonimdir. O yüzden birkaç aşiretin ismini zikretmekle bu devasa ölüm makinesi açıklanamaz. Aktörsel gelenek bağlamında konuşursak aşiret Kürdistan’da en fazla katliam yapardı, soykırım için aşiretten fazlası gereklidir her zaman.
Soru -3 : Kürtleri bu katliama sevk eden amiller neydi, önem sırasına göre sıralayabilir misiniz?
Tabii ki de sınıf meselesi en önemli sebeptir bana göre. Fanon’un ”sömürgelerde ekonomik altyapı da üstyapıdır” dediği türe yakın bir sınıfsal hınç iş başındaydı. Kürtlerdeki talan kültürü bu işi güdüleyen esas amildi bana kalırsa. P. Anderson’un veciz tabiriyle “yağmacı militarizm” kültürü bu işin başrolündeydi.
İkinci sırada ise devletin ve şeyhlerin doktrine ettiği Müslüman milliyetçiliği en önemli teoloji-politik enstrümandı. Şeyhlerin modere ettiği yerlerdeki Kürt taşrası Ermenileri öldürerek hem öbür dünyada cennete gitmeyi garantileme düşüncesine sahipti hem de Ermenilerin mallarına dini usulün içinden ‘hak edilmiş’ ganimete konacaktı.
Yani Müslüman milliyetçiliğini biraz kazıdığımızda karşımıza yine “ganimet ekonomizmi” çıkar kısacası. Üçüncüsü ise ortalama Kürt kitlesi kısa sayılamayacak bir zamandan beri Ermenilerin bir şekilde cezalandırılmasını istiyordu.
Uzun zamandır Ermeniler onlara göre “zenginleşiyordu, modernleşiyordu, pozitif haklar iddia ediyordu.” Bu yeni durum onlara göre Kürtler ile Ermenilerin taşrasındaki zımni sözleşmeyi iptal ediyordu. Kürt-Ermeni hinterlandının sözlü normu Kürtlerin patronajı ve Ermenilerin korunmaya muhtaç doğası üzerinden eşitsiz bir hiyerarşi temelinde şekillenmişti.
Kürt aristokrasisi buna “xulam”, Kürt islamı buna zimmilik yasası diyordu. Kürt aristokratları Xulam olarak gördüğü Ermenilerle eşitlenmeyi kesinlikle istemezken, Kürt şeyhler de Müslüman-Hristiyan eşitlik talebini zimmilik yasasının ihlali olarak görüyordu. Bu sebeple onlara göre tecziye şarttı.
Dördüncü sebep ise bir miktar Kürtlüğü de ilgilendiren amildi. Kadim Kürdistan olarak görülen bölgede Rus destekli Ermenistan kurulması fikri Kürt aydınlarını teyakkuza sevk etmişti. Şeyh Ubeydullah’tan bu yana bu endişe sosyolojisi katlanarak büyüyordu. Fakat bu endişe marjını herhalde hiç kimse büyük şair Haci Qadiri Koyi kadar net ifade edemezdi: “Xaki Cizir u Botan, ye’ni willatî Kurdan/ Sed heyf u mixabin deyken be Ermenistan” dizeleri mesela parça tesirliydi.
Son olarak devletin oynadığı provakatif rolü de sayabiliriz. Berlin konferansından bu yana devlet Kürtler ile Ermenileri birbirine düşürmek için elinden geleni yaptı. 1882 yılında Bitlis’teki Kürt-Ermeni çatışmasını sebep göstererek Kürdistan ve Ermenistan isimlerini yasakladığı andan itibaren devlet iki halkı birbirine karşı bileyip durdu.
Soru- 4 : Peki Kürt basını ve Kürt aydınlarının veya daha doğrusu bir ölçüde Kürtlüğün temsilini yapanların soykırım esnasındaki tavrı nasıldı?
Kürt aydınlarından başlayalım. Kürt aydınlarının neredeyse dörtte üçü soykırımın olduğu periferide askerlik yapması herhalde tarihin bir cilvesiydi. Kürt aydınlarının Kürtlerin soykırıma katılımı konusunda ne düşündüğünü tam olarak bilemiyoruz. Çünkü nerdeyse ortak bir karar alınmışçasına hiç kimse bu konuyu detaylarıyla birlikte konuşmadı.
Fakat soykırımdan önce Kürt aydınlarının Ermenilere ya da hiç değilse yürütülen Ermeni siyasetlere bilendiği herkesin bildiği bir sırdı. Kimsenin soykırım gibi devasa bir katliamı düşündüklerini veya istediklerini sanmıyorum ama Kürt aydınları 1914 yılının başlarında Ermeniler karşısında hem müteyakkızdı hem de infial halindeydi.
Daha açık konuşmak gerekirse Ermenilerin unutamayacağı bir dersi hak ettiklerini düşünüyorlardı. İki örnek vereyim sadece. O dönemlerde yayın yapan Rojî Kurd neşriyatının yazarlarından olan Salih Bedirhan, o dönemki ittihatçıların kıyıcı diskuruna başvurarak Ermeniler için “dahili düşman” tabiri kullanıyordu.
Yine bu dönemlerde yayın yapan Hetawî Kurd neşriyatının yazarlarından Xelil Xeyali (M.X) Ermenileri dahil düşman görüp onlara (kurmê darê) yakıştırması yapıyordu. Soykırımdan hemen sonra yayımlanan Jîn neşriyatı mesela hem soykırımı tahfif eden hem de soykırımla Ermenisizleştirilen bölgelerde Wilson ilkeleri uyarınca hiçbir şey yaşanmamış gibi siyaset icra ediyordu.
Ezcümle Kürt aydınları Kürt-Ermeni hinterlandının Ermenisizleştirilmesinden gayet memnundu. Hatta Nuri Dersimi gibiler esas olarak Ermenilerin Kürtleri katlettiğini söyleyecek kadar ileri bile gidiyordu.
Soru -5 : Bahsettiğiniz katliamların savaşın doğal sonucu olduğunu iddia eden pek çok kişi de var. Ne dersiniz?
Hayır, kesinlikle hayır. Bir kere bu Kürtlerle Ermenilerin yani iki halkın savaş cephesinde karşı karşıya geldiği bir savaş değildi. İlaveten katledilenler savaş meydanında değil, ahırda, ovada, köyünde, evinde silahsız olarak katledildiler. Köyler yakıldı, kadın ve çocuklar ahırlarda yakıldı, yaşlı ve savunmasız erkekler kayalıklardan atıldı.
Yani katledilenlerin büyük çoğunluğunun zaten savaşla hiçbir ilişkisi olmadığı gibi bunların önemli bir kısmı zaten savaş cephesinin çok uzağında katledildiler. Hadi Van’da şehir savaşı yaşanıyordu onu saymayalım. Soykırım uygulanırken Muş, Bitlis, Siirt, Diyarbekir, Mardin, Urfa, Harput, Erzincan, Adıyaman’ın savaş cephesiyle ilgisi var mı?
Ve dahası çoğu kişi soykırım gündeme gelirken “mukatele” kavramını kullanıyor. Oysa hayır ortada mukatelenin zerresi dahi yoktu. Van, Erzurum, Bitlis gibi birkaç yerde Ermeni fedailer misilleme adı altında bir kısım Kürtleri katliamdan geçirdi elbette. Ama bu mukatele değildi çoğunlukla spontane misilleme eylemleriydi. Bunlara bakıp bunu soykırımla eşitlemek insafa ve ahlaka sığmaz.
Soru – 6 : Kürt kamuoyunun önde gelenleri bu meseleler gündeme geldiğinde sıkça “Kürtlerin devlet tarafından kandırıldığını söyleyerek” cehalet olgusuna dikkat çekiyor, Bu yorumun bir karşılığı var mıdır?
Kürt-Ermeni katliamları söz konusu olduğunda cehalet söylemini ilk olarak Kürdistan gazetesinin editöryası ortaya attı. Daha sonra Cegerxwîn gibi Kürt aydınları ve son olarak Ahmet Türk gibi siyasetçiler bu “kullanışlı” söylemi yeniden üretti. Ne olursa olsun bana kalırsa “bilmiyorlar o yüzden yapıyorlar” apolojisi olayın özünden hayli uzak bir açıklama.
Burada neyi bilmiyorlardı sorusunu sormak gerekir o halde. Bir insanı öldürmek, bir halkı ahırlara doldurup yakmak, bir halkı yakıp yıkmak bilinçle alakalı bir şey midir? Kaldı ki yalnızca cahiller mi öldürür? O yüzden “cahillik edebiyatı” tırnak içinde “olaylara karışan Kürtleri de anlayın” demeye getiren bir tür empati doktrini, bir tür aklama vesikası.
Oysa başta Hamidiye Kürtleri olmak üzere pogrom ve soykırıma iştirak eden Kürtlerin büyük çoğunluğu için “biliyorlardı, tam da o yüzden yapıyorlardı” demek daha doğru. Bu işi yapanlar Ermenileri öldürmenin onlara toplum içinde prestij, diğer aşiretler nezdinde güç, devlet nezdinde makbullük, şeyhler nezdinde mücahitlik, iktisadi açıdan toprağa ve artı değere el koyma, mülkiyet ilişkilerine ortak olma ve nihayet üretim araçlarına sahip olmayı getireceğini bilecek kadar gündeliğin ideolojisine vakıftılar.
Soru – 7 : Devletin soykırımı ısrarla red ettiği bir tarihsel ölçekte “Ermeni soykırımına Kürtler katıldı” şeklindeki tespitlerinizin soykırımın ağırlığını devletten önce Kürtlere yüklediğine dair özcü yorumlar da var, bu tarz bir yoruma nasıl bakarsınız?
Evet, bu tespit sıkça dillendiriliyor. Fakat bu özünde steril bir inkar diskuru, özneyi müphemleştirme metodolojisidir. Çoğu kişi bu konuyu bu şekilde tartışmanın Kürtlüğü “lekedar” kıldığını da düşünüyor. Hayır, böyle değil, böyle algılanmamalı. Açık konuşmak gerekirse Kürtlük hususen de yeni Kürtlük benim tahayyülümde ezilenin çadırıdır.
Diğer bir ifadeyle yeni Kürtlük ezilenin anavatanı olmak zorundadır. Eğer Kürtlük ezilenin yurdu ise o halde Ermeni soykırımındaki Kürt iştirakini hamletmek zorundadır. Kürtlüğün (bazı arkadaşlarımız buna feodal Kürt milliyetçiliği de diyor) inşa sürecinde ölümcül bir hata yapmışsa, af edilemez bir kusur işlemişse bunu örtmek yerine bununla samimi bir şekilde yüzleşmek en iyisi.
Kürtlüğe peygambersel bir sembolizm yükleyip onu bigünah kılmanın hiçbir rasyonalitesi yok. Oysa şöyle de düşünmek mümkün. Kürtlüğün o dönemki sahipleri nasıl düşmanlarıyla bir olup Kürdistan’ı parçaladılarsa yani Kürtlere nasıl onulmaz zarar verdilerse kapı komşularına da ölümcül darbeyi vurmuş olabilirler. Kabul edelim ki sadece devletin değil Kürtlerin ve Kürtlüğün de bir “Ermeni sorunu” vardı.
Burada problem belki de şudur tam olarak. Milliyetçi-özcü siyasetlerin öteden beri reel geçmişleriyle veya somut günahlarıyla aralarına kalın duvarlar ördüğünü biliyoruz. Hayali cemaat, mümkünse tertemiz bir geçmişe yani hayali bir tarihe ihtiyaç duyar. Kaldı ki her ideolojik inşa kuruluş sürecinde kurucu bir ötekiye gereksinim duyar.
Kürtlüğün kurucu ötekisi Ermenilerdi, muhtemel Ermenistan’dı. Şeyh Ubeydullah döneminden bu yana “Ermeni devleti kurulacak” şayiası Kürt siyasal kamusunu provoke ediyordu. Realite bu, bundan kaçınamayız.
İnşa dönemindeki Kürtlüğün tek günahı sadece Ermeni katliamlarının şerikliği değildi üstelik. Bedirxan beyin onbinlerce Nasturiyi katletmesinden başlayagelen bir katliam döngüsünün inşa dönemi siyasi Kürtlüğe eşlik ettiğini teslim etmeliyiz.
Çoğumuz “kurbanın, kurbanı olmaz” veya “ezilenin, ezileni olmaz” şeklinde düşünüyor. Yani tarih boyunca “haksızlığa uğrayan, katledilen; haksızlık etmez, katletmez” şeklinde düşünüyor. Bu düşüncenin masumiyetçi ve ahlaksal doğasını anlayabiliyorum ama bu sağaltıcı düşünce hem tarih dışı hem de fazlasıyla özcü. Madun bazen yeni mağdurlar yaratarak konuşur. Koca İsrailoğlu geleneği bunun örnekleriyle dolu.
Ezcümle Kürtlüğü bir yere kadar hamleden Cemilpaşazadelerin bir kısmı, Feyzi Pirinçizade, Xoytili Musa bey, Kör Hüseyin paşa gibiler soykırımda aktif roller oynadılar. Unutmayalım ki soykırımdan az önce Seyyid Abdülkadir idaresindeki Kürt Teavün Terakki Cemiyetinin Diyarbekir seçimlerinde Pirinçizadelere kefil olduğunu, Feyzi Pirinçizade’nin ilk gençlik örgütü olan Hevi’nin bir toplantısına katılıp orda nutuk attığını biliyoruz.
Kabul edelim ki bu dönem Kürtlüğün hamurunda anti-Ermenilik barizdi. Bununla hesaplaşmanın zamanı geldi bana kalırsa.
Soru – 8 : Kürt siyasi aktörleri geçmiş dönemde soykırım kurbanlarını anıp özür beyanında bulunan açıklamalar yaptılar. Kürt siyasetlerinin soykırım karşısındaki tutumu nasıl görüyorsunuz?
Bir kıyas yapmam gerekirse devletten ve Türk halkından çok ilerde olduğumuz kesin. Yüzyıldan bu yana Ermenilerin geçtiği katliam süreçlerinden geçtiğimiz için Kürtler Ermenilerle empati kurabiliyor.
Ne var ki bu empati çoğu zaman teknik ve pragmatist bir kontekste karşılığını buluyor. Böyle olduğu sürece empatinin dilinde problemler çıkıyor çoğu zaman. Söz gelimi Kürt sağı Ermenilerin Kürtleri katlettiğini, Kürtlerin kendilerini korumak bağlamında karşılık verdiğini düşünüyor.
Kürt muhafazakarları Ermenilere yapılan şeyin savaşın kaçınılmaz sonucu olduğunu düşünse de yapılan fiili kısmen insanlık dışı görüyor. Kürt solcuları soykırım söylemini kabul ediyor ama Kürtlerin değil Kürt feodalizminin günahkar olduğunu düşünüyor. Ana akım Kürt siyaseti yapılanın soykırım olduğunu bitamam kabul ediyor.
Fakat ilk dönem Serxwebun dergisinin bazı nüshalarında görüldüğü üzere meseleyi Ermeni burjuvazisi/lobileri, Kürt feodalizmi ve devlet bürokrasisi üzerinden tartışmayı daha münasip görüyor(du). Fakat 2012 yılından bu yana aynı derginin yeni nüshalarına bakılırsa bu konuda daha sahici bir noktaya gelindiği görülüyor.
Bana öyle geliyor ki bu konunun hakkının tam olarak verilmemesinin sebebi hala toprak meselesi. 1860’larda çıkan Arazi Kanunnamesinden bu yana toprak meselesi Ermeni-Kürt ilişkilerini zehirleyen bir dinamik olarak hala varlığını koruyor. Ezcümle Kürt siyasetleri genelde olaya insani düzlemde bakıp ayaküstü özürlerle konuyu geçiştiriyor.
Oysa yapılması gereken basit, soykırımın samimi bir şekilde kabulü ve hiç değilse sembolik düzeyde bazı iyi niyetli jestlerin yapılmasıdır.
Sonuç olarak Eski Ahit’te kardeşini öldüren Kabil ile Rab’in konuşmasıyla bitirmek isterim. Kabil’e Rab, “kardeşin nerede” diye sorar. Kabil ise “ben kardeşimin bekçisi miyim” yanıtını verir. Kürt siyaseti ve siyasetçilerinin bir kısmı yıllarca “ben kardeşimin bekçisi miyim” edasıyla haricen bir söylem tuttursa da şimdilerde daha sahici bir noktaya gelmesi iyiye delalet.
Fakat aradan yüz beş yıl geçmiş durumda. Kutsal metnin devamında Rabb, Kabil’e “kardeşinin kanının sesi topraktan bana bağırıyor” der. Evet yüz beş yıldır katledilenlerin kanı topraktan bağırıyor. Kürt siyasetleri ve toplumu hala topraktan gelen sese kulaklarını tam olarak açmış değil. Kabil-Habil olayını anlatan Kur’an’daki Maide süresi belki de bize yol gösterebilir: “..derken, Allah bir karga gönderdi. Karga ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeledi” der. Belki de bir süre Qıjika reş’i takip etmeliyiz, yüz beş yıl önce tam olarak ne yaşandığını eşelemek için.
https://nupel.net/firat-aydinkaya-8-soruda-kurtler-ve-ermeni-soykirimi-85131h.html
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.11.03 22:03 MertHr Tuna nehri akmam diyor

Ruslar 24 Nisan 1877’de Osmanlı devletine harp ilan etmişlerdi. Romanya, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ da Rusların yanında yer almışlardı. Osman Paşa o zaman Vidin müstahkem mevki kumandanı idi. 7 Temmuz’da Sırp kuvvetlerini bozgu na uğratarak büyük bir ün yapmıştı. Rusların büyük bir ordu ile Tuna istikametine gelmekte olduğu haberi alınınca, Plevne’ye gönderildi. 20 Temmuz günü, burasını kuşatan Rus öncü kuvvetlerini dağıttı. Fakat 10 gün sonra asıl Rus birlikleri kalabalık bir şekilde gelerek Plevne yakınlarında karargah kurdular. 40.000 asker ve 172 ağır topu bulunan bu düşman ordusuna, gece yarısı ani bir baskın yapan Osman Paşa, birkaç saat içinde bu kalabalık Rus ordusunu perişan ederek geri çekilmeye mecbur etti. Ertesi gün kaleden çıkan Osman Paşa Lofça önlerinde kalabalık bir Rus birliğini daha mağlup etti. 7 Eylül günü Ruslar, tekrar Plevne önlerine geldiler. 10 gün süren bu kuşatma, daha şiddetli muharebelere sahne oldu. Osman Paşa sık sık kaleden çıkış hareketleri yaparak Rus birliklerine ani baskınlar yapıyor ve ağır kayıplar verdiriyor du. Nihayet 17 Eylül günü Ruslar yine geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu tarihlerde Osmanlı tahtına, Sultan II. Abdülhamid henüz yeni çıkmıştı. Bir ferman göndererek Osman Paşa’ya Gazi ünvanı verdi ve rütbesini Mareşalliğe yükseltti. Tarihe geçen Plevne müdafaası bundan sonra başlıyor. 25 Ekim 1877’de Ruslar, Grandük Nikola kumandasında gayet kalabalık bir orduyla tekrar Plevne’yi kuşattılar. Öyle ki, 170 tabur, 152 süvari bölüğü, 571 ağır topları bulunuyordu. Şehri savunacak kuvvetler o kadar az di ki, mukayese bile edilemezdi. 3 aydan fazla süren muhasaralar ve aralıksız devam eden muharebeler yüzünden şehirde yiyecek kalma mış, cephane tükenmişti. Yardım gelebilecek yollar, aylardır Rus kontrolü altındaydı. Grandük Nikola Gazi Osman Paşa’ya bir ültimatom gönderdi:ne mani olmak üzere:“Mareşal hazretleri, zât-ı devletinize aşağıdaki hususları bildirmekle şeref kazanırım:Gorna Dubnik ve Teliş’teki Türk kıt’aları esir edilmişlerdir. Rus orduları da Osikovo ve Vratça mevzilerini ele geçirmişlerdir. Plevne, Çarlık muhafızları ve topçulardan mürekkep bir kolordu ile takviye edilmiş olan Batı Kolordusu tarafından kuşatılmıştır. Bundan böyle hiçbir iaşe kolunun gelmesi beklenemez.İnsaniyet namına ve mes’ûliyeti zât-ı âlînize râci olacak fazla kan dökülmesine mani olmak üzere sizi, bütün mukavemetleri kesmeye ve tayin edeceğimiz bir yerde teslim şartlarını görüşmeye davet ederim.Mareşal hazretleri, yüksek saygılarımı kabul buyurunuz.”Grandük Nikola’nın yazdıkları gerçeğe uygundu. Fakat Osman Paşa, arkadaş larının fedakarlığına müracaat etti. Teslim olmayacaklardı. Hemen cevap gönderildi:“Kumandam altında bulunan Türk ordusu, cesaret, şecaat ve enerjilerini isbat etmekten iç bir zaman geri kalmamışlardır. Bugüne kadar yapılan bütün savaşlarda muzaffer olmuşlardır. Bu sebeple majeste Çar, kendi muhafız kuvvetleri ile topçuları nı, imdat kuvveti olarak buraya getirmek lüzumunu duymuşlardır. Gorna Dubnik ve Teliş mağlubiyetleri, buralarda bulunan kıt’aların teslim olmaları, muhabere ve muva sala yollarının kesilmesi, büyük yolların işgal olunması, ordumu teslim etmem için kafi sebep değildir. Bu suretle, askerimin şevkinden iç bir şey eksilmemiştir. Ve bunlar. Türk askeri şerefini muhafaza etmek için yapmaları lazım gelen her şeyi henüz yapmış değildirler. Bu güne kadar vatanımız uğrunda seve seve kan döktük. Teslim olmaktansa, buna devam edeceğiz. Dökülen kanların mes’uliyetine gelince, bu dünyada da, öteki dünyada da bu harbe sebep olanların üzerinedir.”Gazi Osman Paşa, bütün mahrumiyetler içinde iki ay daha savaştı. 8 Aralık’ta bütün hakikatler, artık teslim olmaktan başka çare kalmadığını açıkça ihtar ediyordu. Fakat Osman Paşa, talihini bir defa daha deneyecek, muhasarayı yarıp çıkacaktı. -Böyle bir teşebbüsün muvaffak olacağı hakkında kimse kendisini aldatamaz. Fakat bana öyle geliyor ki, vatanımızın şerefi ve ordumuzun şöhreti, bizim böyle son ve yüksek bir teşebbüse girişmemizi vacib kılar” Diyordu. Talihi yaver olmadı. 16 Aralık 1877 günü, elinde kalan son kuvvetlerle kaleden dışarı çıktı ve düşman kuşat ma hatlarına saldırdı. Bunlardan bir kısmını parçalayıp geçebildi ise de, kesin bir netice alamadı. Birinci Tümenin başında döğüşürken ağır bir şekilde yaralandı. Bu durum bütün birliklerde hemen paniğe yol açtı. Osman Paşa Plevne ordusunun her şeyi idi. Tümen ve Tugay kumandanlarının ricası ile, düşmandan teslim şartlarını sormak zorunda kaldı. Savaşa son verilmesi emrini, ağlaya ağlaya verdi. Plevne dolaylarında ufak bir kulübede, daima şan ve şeref içinde taşıdığı kılıcını, vazifesini hakkıyla yapmış insanların duyduğu huzur içinde, general Ganeçki’ye teslim edecekti. -Ne yapalım, kaderde bu da yazılıymış. Kimse bizim namus askerimizi yerine getirmediğimizi iddia edemez. Allah şahittir ki, biz vazifemizi yaptık.Dedi. Kulübede diğer paşalarla, paşanın doktoru, Albay Hasip Bey de vardı. Kurmay başkanı Tahir Paşa bu manzara karşısında gözyaşlarının tutamadı. Osman Paşa, arkadaşının yüzüne sevgi ve minnetle baktı ve-Alın yazısını kimse değiştiremez, dediSonra aralı bir aslan gibi, gözlerini düşman generaline çevirdi. Doktor Hasip Bey’in kolunu tutarak hafifçe doğruldu.-Buyur generalim, diyerek kılıcını uzattı.Hayret! Rus generali Ganeçki, ellerini yüzüne kapamıştı-Ben, bu kılıcı alamam!Diye geri geri çekiliyordu. Onun da gözleri yaşlıydı. Hayatında ilk defa böyle büyük bir kahramanla karşılaşıyordu. Mücadele müsavi şartlar altında geçmemişti. Bire karşı ona hücum etmişler, her defasında yenilmişlerdi. Gazi Osman Paşa vazifesini yapmış, dünya askerlik tarihine şan ve şerefle dolu bir destan hediye etmişti. Böyle bir kumandanın kılıcı nasıl alınırdı? Osman Paşa, bir araba ile Plevne’ye götürüldü. Yolda, başkumandan Grandük Nikola ile Romanya prensi Karol tarafından karşılandı. Grandük elini Osman Paşa’ya uzattı:-Siz ne büyük askersiniz Mareşalim, dedi.Prens Karol de büyük bir saygı ile eğildi. Paşa’nın elini sıkmak istedi, fakat Osman Paşa vermedi.-Ben, koskoca bir imparatorluğun müşiriyim, bir âsiye elimi sıktırmam, dedi.O tarihe Romanya Osmanlı devletine bağlı bir eyaletti. Bu savaşta da Romanya halkı Rusların yanında yer almışlardı. Plevne’ye gelirken düşman askerleri yollarda sıralanmışlar, bu yaralı aslanı alkışlıyorlardı. Gazi Osman Paşa, ertesi gün Plevne’ye gelen Rus Çarı I. Alexandr’ın huzuruna çıkarıldı. O da bu kahramanın kılıcını almak cesaretinde bulunamadı. -Mareşalim, dedi, sizi candan tebrik ederim. Müdafaanız, askerlik tarihinin en güzel hadiselerinden biri olmuştur. Sizin gibi bir kumandanın kılıcı alınmaz. Onu kendi memleketinizdeymiş gibi şerefle taşıyabilirsiniz.Bir müddet sonra Gazi Osman Paşa, Harkov’a götürüldü. Orada 34 ay kadar esir kaldıktan sonra İstanbul’a gönderildi ve büyük bir merasimle karşılandı. Sultan II. Abdülhamid Han, onu alnından öperek taltif etti.
submitted by MertHr to kopyamakarna [link] [comments]


2019.09.19 02:13 yumos Step 1 251 deneyim paylaşımı

Merhabalar, 251 puan aldığım step 1 için kişisel görüşlerimi ve deneyimlerimi içeren bir yazı yazmak istedim; okumak isterseniz buyrun oturun lütfen bir çay ya da kahve alın, çünkü biraz uzun olacak :)
not: Herkesin öğrenme şekli ve hızı farklı, herkesin temeli ve hedefi çok farklı. O yüzden bu süreçte hiç bir şablonu direk kabul etmemeye ve mutlaka ihtiyaçlarınıza yönelik çalışmaya dikkat edin. Birisi şu kaynak gerekli/gereksiz dediyse geçmişine(tus, mezuniyet zamanı, bilgi birikimini etkileyebilecek herhangi bir etken) ve aldığı puana bakın, o puanı hedefliyorsanız ve temeliniz o insana benziyorsa muhtemelen sizin için gerekli/gereksiz olabilir. Ben hiç bir kaynağa gerekli/gereksiz diye genelleme veremiyorum, sadece tus geçmişim de olduğu için popüler olan Kaplan konu anlatımı bana tıp fakültesine yeniden başlamak gibi geldi ve istemedim. Tüm kaynakları almadan önce mutlaka inceledim, bana katabileceklerine baktım, sorularla kıyasladım, içime sinerse aldım.
demografik özellikler ve kısa hikayem: * 2016 Nisan Tus (intörndüm) 55 puan aldım, 2016 eylülde yuvarlarsam 64 temel 63 klinik puanım vardı. (5. sınıfta temel bilimler ders + offline + tekrar, 6. sınıfta da genel tekrar yapmıştım, hiç soru çözmemek gibi bi hata yaptım o yüzden emeğimin karşılığını alamadım açıkçası ama aldığım puan da yetti bana) * step 1 e çalışmaya istifa ettikten sonra başladım. * gerçekten çok rahat, telaşsız, kendimi yormadan çalıştım çünkü sınavı almayı planladığım tarih çok uzak bir tarihti. O yüzden süreye baktığınızda daha kısa sürede daha yoğun ve odaklı çalıştığınızda benden daha yüksek alabilirsiniz. O yönde bir kıyasa girmeyin.
Çalışma programım ihtiyaçlarıma göre sürekli değişti. Ama genel olarak ikiye ayırabilirim;
1-2019 Ocak-2019 Haziran arası yavaş hazırlık dönemi * 2018 eylülde istifa ettikten sonra, Kaplan Soru Bankası kitabı aldım, içerisinde 850 soru vardı. 200 soru çözdükten sonra Ocak ayına kadar ara vermek zorunda kaldım diyebilirim. Ocak ayından Haziran'a kadar düzenli olarak günde 3-4 saatimi USMLE'e ayırdım. Bu dönemde Soru çözüp First Aid (FA)den ilgili konulara baktım, ayrıca FA 2 kez tekrar ettim. Nisanda Kaplan'ı bırakıp(%80inini bitirdim sanırım) Uworld'e geçtim. 40 soruluk testi 2 günde bitirebiliyordum.
2-Haziran-Temmuz-Ağustos dedicated dönemi; * Haftanın 5 günü günde 8 saat özenli düzenli çalışmayla geçti, günde mutlaka 40 soru UW çözdüm ve ağustos sonunda sınavı aldım. Dedicated döneminde günde 100 soru UW çözüp First Aid’i sadece referans olarak kullanan IMGler de var. Özetle bu dönemde esas olarak FA, Uworld ve biraz da Pathoma kullandım.
Kaynakları nasıl kullandım:
Uworld: yanıtlardaki her şıkkın açıklamasına kadar okudum, tüm soruları sınavdan 15 gün öncesinde bitecek şekilde çözdüm (1 kez) sonrasında sınava kadar da işaretlediğim sorulara tekrar baktım sınavdan önce. Eksiğimin fazla olduğu konulardan soru gelince açar FA'den ilgili konuya bir daha bakardım. Burada önemli nokta, soru ezberlemek soru çözebilmek değil, konuya hakim olmak. Çünkü bilgiyi test ediş şekilleri o kadar farklı olabiliyor ki; ancak güzel sindirilmiş bilgilerinizi sınavlarda kullabiliyorsunuz.
First Aid: 3 kez tekrar etmişim toplamda, 1 kez de soru çözerek bir yandan ilgili kısımlara bakmalı şekilde bitirmişim. İlgili konuda kendimi zayıf hissediyor ve üst üste yanlışlar yapıyorsam konuyu baştan tekrar ayrıntılı okuyordum. Yani ihtiyacınızı iyi belirleyin, ezberlemek değil gerçekten öğrenmek gerekiyor bu sınavda. (Mutlaka denk gelmişsinizdir, FA spot bir kaynaktır. Dikkatli olun. Mekanizmaya çok hakim değilseniz sizin için iyi bir kaynak olmayabilir, inanın kimseye Kaplan mı FA mı diye öneride bulunamam; ben bunu seçtim ama size hangisi iyi gelir bilemem) Mesela formül ezberleyemedim; kompliyans/elastisite, basınç ve hacim arasındaki mantığı öğrendim, creatinine clerance ve alakalı diğer formüllerin mantığını anlayınca soru içerisinde gördüğümde formülü hatırlamak gerçekten kolay oldu.
Pathoma: 1 kez videolarını izleyerek geçtim, 1 kez de chapter 1-2-3ü tekrar ettim. Patolojim zaten iyiydi, o yüzden çok eğilmedim ama Pathomaya bakamayacaksanız da ilk 3 chapter’a mutlaka ne yapıp edip zaman ayırın derim. Benim sınavımda pek Pathoma’nın bana kattığı yerlerden gelmedi, zaten bildiğim şeyler geldi ama buradaki öğrenciler nedense çok seviyor Pathoma’yı, özellikle de ilk 3 chapter çok önemseniyor. Belki bir çok insanın sınavında FA ve UW kapsamadığı, pathomanın kapsadığı şeyler soruluyordur diye ona şans verdim.
Boards and Beyond: eksik olduğum konularda kullandım, genelde yemek yaparken veya evi temizlerken dinlemeye vaktim oldu, çok vakit ayıramadım ama eksiğimi kapatmada güzel anlatımı sayesinde yardımcı oldu. Kendisi kardiyolog olduğu için kardiyolojiyi çok iyi anlatıyor. Nörolojide 4ler kuralını anlattığı videosunu izlemeden sınava girmeyin derim o derece işinizi kolaylaştıran bir video: brainstem: rule of 4s
Youtube: zayıf olduğum konularda yemek yaparken veya yerken videolara baktım; solunum fizyolojisinden tutun da virüslere kadar her konuda çok güzel ingilizce kanallar var. Çok faydasını gördüm ama güncel ve usmle odaklı olmasına dikkat edin. Benim kullandığım bazı favori kanallarım bunlardı; - Nabil Ebraheim (anatomi-ortopedi) - DirtyUsmle (random ihtiyacım olan konularda) - Armando Hasudungan (yine random ama bazen çok yüzeyel bazen çok güzel anlatıyor) - Ninja Nerd Science pulmoner fizyoloji ve lipid metabolizması ile ilgili videolarını sevdim. - Speed Pharmacology bazı videoları yine güzel
USMLE content outline: sınav merkezinin yayınladığı, steplerde bu konulardan soruyoruz dediği liste. bakmadan girmek ayıp olur dedim ve sınavdan 1 ay önce google sayesinde epey şey öğrendim. link
Etik-Epidemiyoloji-Sağlık sistemi: çok kolay sorular çok kolay kayıp gidiyor elimizden. Uworld’ün ayrıca bu başlıkta sattığı soruları da var, onlar yararlı diyorlar ama size komik bir şey söyleyeyim ben tamamen unuttum onu. Outline’da geçen konulara internetten baktım, UW soruları ve FA de yardımcı oldu, ama keşke biraz daha eğilebilseydim sınavdan çıkınca direk 4-5 sorunun buradan kaçtığını anlamıştım.
Anki: (ayrıntılı bilgi için youtube ve step 1 subredditine göz gezdirebilirsiniz) mikrobiyoloji ezberimde çok yardımcı oldu. 1000 kart civarında vardı, hazır internetten indirmiştim, muhteşem mikrobiyoloji ezberletti, ilgili ANKI destesini olgunlaştırdıktan sonra mikrobiyoloji sorusu kaçırmaz oldum. yıllar önce bana deseniz ki sen bi zaman gelecek mikrobiyolojiyi bu kadar iyi öğreneceksin; güzel rüya derdim. (lolnacotrop ve zanki karışımı bir şey kullandım)
Anatomi: klinik önemi olmayan bir şey sormuyorlar, yanlış yaptığım sorulara iyi çalışıp ek olarak Dorian anatomy deck kullandım. Bazı sınavlar anatomiden çok soruyor bazıları neredeyse hiç; benimkinde çok az soru çıkmıştı şansıma. O yüzden burdan gol yememeye de dikkat etmeli aslında.
Reddit step 1: bu süreçte mutlaka sık sık girip güncel ve önceki gönderileri ve yorumları okumanızı öneriyorum. Step’e dair ne varsa buradan öğrendim, çalışma planım bu reddit sayesinde oluştu, kaynaklara onların sayesinde karar verdim; bu subredditte hem yerli öğrenciler hem de yabancı mezun/öğrenciler step deneyimlerini paylaşıyor ve birbirlerine çok yardımcı oluyor. Başka steplerin de subredditleri mevcut. Muhteşem bir bilgi paylaşımı var, inanılmaz. Ama direk soru sormak yerine bir süre okuyun, eski gönderilere de bakın. Bazen insanlar defalarca aynı şeyler sorulunca normal olarak bıkıp yanıtlamıyor. step1
denemeler: çözümlerine iyi ve dikkatli bakmanın yanı sıra sık hata yaptığım ve ekstra tekrar etmem gereken konuların listesini çıkarır; sonraki denemeye kadar da günde 1 saatimi ayırıp o listeyi eritmeye çalışırdım.
UWSA’lar genelde overpredict ediyor, yeni NBME’ler(20-21-22-23-24) underpredict ediyor deniliyordu step 1 subredditinde. Çok fazla kişi NBME18in tam sınavda aldığı puanı tutturduğunu yazmıştı. Bunun sebebi yenilerin başta UWSAların sonda çözülmesinden olabilir çünkü NBME diyor ki siz bu denemeden 1 hafta içerisinde sınava girerseniz alacağınız puan +-13 puan aralığında olacaktır diyor. (evet geniş ve korkunç bir aralık o ayrı) denemelerin hepsini almanıza gerçekten gerek olmayabilir, ben abartmış olabilirim, ille de bir öneride bulun derseniz; NBME 18’i ve UWSA’ları mutlaka, mümkünse de 20-24lerin arasından da birini önerebilirim.
Prediktif değer neden önemli? çünkü hedefinize ulaşma ihtimaliniz düşükse sınavı erteleyebiliyorsunuz. Denemeler sadece gelişimi görmek değil, bence sınavı erteleme kararı vermede de çok işe yarıyor.
2018 yılında reddit step 1 grubunda yapılan anketle bir skor prediktörü geliştirildi. linki bu: (bulamadım, bulunca koyacağım buraya) bu prediktörde eski NBMEler ve bir de şu an yayında olan 18 var. Ben yeni NBMEleri çözdüm ama yine de prediktöre sanki eskilermiş gibi yazdım ve *%95 CI ile alt sınır 243, üst sınır 260; ortalama da 252 puan olarak bir tahminde bulundu yani aslında 1 puan farkla bildi. Kim 260 üzeri istemez ki? Benim de hayalim oydu ama bu puan da beni bu yolculukla çok rahatlatır diye düşünüyorum. maalesef silinmiş.
Kişisel görüşlerimin yer aldığı, size herhangi bir garanti asla vermeyen, örnekler havuzunda sadece 1 veri olarak yazdığım bu uzun gönderiyi okuduysanız, umarım vaktinizi ayırdığınıza değecek bir yardımım dokunmuştur. Teşekkür ederim.
Lütfen istediğinizi sorun
Edit1: tıp fakültesi öğrencileri fakülte sınavlarında da aslında yukarıda saydığım bazı kaynakları kullanabilir; mesela şimdi öğrenci olsaydım youtube da ingilizce videolardan anatomiyi, fizyolojiyi bir çok şeyi çok daha kolay sindirebilirmişim. Ya da Anki flashcard sistemi sayesinde fakültenin benden istediği ezberi yapabilirmişim. Eğer öğrenciyseniz, usmle düşünmüyorsanız bile, Anki flashcard sistemini araştırın derim; muhteşem ezberletiyor. Edit2: çalışma saatlerimden bahsederken verdiğim araları saymıyorum. zaten tüm süreç boyunca pomodoro tekniği ile çalıştım; UWorld 560 pomodoro ile bitmiş; First Aid tekrarları 128-130 pomodoro sürmüş. (1 pomodoro 25 dk ediyor) bazen konuyu anlamak için izlediğim videolar veya ek bakınmalarım da bu sürelere dahil olduğundan size fazla görünebilir.
submitted by yumos to UsmleTurkey [link] [comments]


2018.09.27 14:53 Transporterkiralamaa Aylık Transporter Araç Kiralama

Aylık Transporter Araç Kiralama

https://preview.redd.it/1kllli223so11.png?width=1124&format=png&auto=webp&s=8210b3fc92e160e8907cc3509e46ffedb07893bf
Ankara'da Transporter Minibüs Kiralama ile girdiği tartışmada anlaşılmayan konulara açıklık getirmek üzere kameraların karşısına geçen Ankara Volkswagen Transporter Kiralama neistersen.com.tr tıkla AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, bu sefer de Deniz Baykal’a hodri medyan dedi. Fırat, “Servetiniz helal mi?” diye soru yöneltti. Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu belgelerle basını ve kamuoyunu yanıltarak sehteciliğe başvurduğunu Volkswagen Transporter Kiralama Fiyatları ifade eden Fırat, haftada Ankara Araba Kiralama üç gün basın toplantısı yapacağını ve bu konuları gündeme getireceğini söyledi.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Ankara'da Transporter Minibüs Kiralama mal varlığını açıklamama konusunda ısrarını sürdüren Fırat, Baykal’a “Servetiniz helal mi?” diye sordu. Fırat, CHP lideri Deniz Baykal’ın mal varlığını nasıl kazandığını açıklamasını istedi ve Baykal’a cevaplandırması için şu soruları yöneltti. “Şu ana kadar kendisinin ve eşinin aynı anda ve kanunda belirtilen format içerisinde mal beyanı bildirmekten neden kaçıyor? Eğer Volkswagen Transporter Kiralama Fiyatları var. Oradan görebilir.
“İkincisi sayın Baykal şu iddiada bulunuyor; “2 Ankara'da Transporter Minibüs Kiralama tane gayri menkul bana miras kalmıştır. Ama onun dışındakiler, yasaklı Kiralık Transporter dönemimde avukatlıktan elde etmiş olduğum gelirle elde ettim” diyor. Saygı duymak lazım. Eğer alın teriyle böyle bir servet yapılmışsa saygı duymak Volkswagen Transporter Kiralama Fiyatları lazım. Ama avukatlık serbest bir meslektir. Şunu soruyorum. Sayın Baykal hangi tarihten hangi tarihe kadar avukatlık yaptınız. Hangi vergi dairesin kaç numaralı mükellefiydiniz. Her yıl beyan ettiğiniz gelir ve vergi Ankara Araba Kiralama miktarı nedir bunu açıklayın. Sizin servetinizin helal olduğuna inanalım.
Ama kendisi cevap vermiyor. Birilerine Ankara'da Transporter Minibüs Kiralama görev veriyor. Onlarda şunu soruyor. Kimin haddine bunu sormak. Benim haddime. Ben milletvekiliyim, vatandaşım. " Büyük harflerle küçük harfler yer değiştirmiş gibi Sanki cümlenin başını Kiralık Transporter çeken harf küçülmüş, bitişiğindeki harfler büyümüş gibi Özel isimlerin yerini önemsiz bağlaçlar transporter kiralık almış gibi Sanki birisi kalkıp, tahtına oturtmuş, kendisi hasır kilime çökmüş gibi İşte bu kadar Haşmet sahibi. Un elerken elekten kalkan toz, koşan atın ayağından Volkswagen Transporter Kiralama Fiyatları kalkan toz, hareket halindeki tekerin altından kalkan toz, taş ocağından kalkan toz hatta toz bulutları ne derseniz deyin Ankara Araç Kiralama ama Oral Çalışlar’ın yerine oturan sözlerinden kalkan tozu mutlaka yutun!
Koyu bir Cumhuriyet Halk Partili ve İsmet Ankara'da Transporter Minibüs Kiralama İnönücü baba Murtaza bey ile CHP İlçe Kadın Kolları Başkanlığı yapmış Fazilet hanımın 1946 doğumlu oğlusunuz. ‘Çalış’ fiilini çoğullaştırdığınızı ilk ne zaman anladınız? Aslında Çalışlar soyadının nereden Kiralık Transporter geldiğini ben size söyleyeyim. Bizim ailenin soyadı aslında’ Kara’ Babam 1934’lerde Dumlupınar meydan muharebesinin meşhur komutanı Volkswagen Transporter Kiralama Fiyatları İzzettin Paşa’nın yanında emir subayı. Dumlupınar meydan muharebesinin yapıldığı köyün adı Çalışlar. Soyadı kanunu çıkıyor. Bütün komutanlar savaş kazandıkları alanların isimlerini alıyorlar ya, o da Çalışlar soyadını alıyor. O da babamı çok Ankara Oto Kiralama seviyor, “Oğlum bir hatıra olsun, sen de benim soyadımı al” diyor.
Benim dedem (annemin babası) bakırcıydı. Orta Ankara'da Transporter Minibüs Kiralama ada Ermeni Agop Amcaydı. Tarsus eskiden çok büyük bir Ermeni nüfusunun Kiralık Transporter yaşadığı kentmiş. Biz gözümüzü hayata açtığımızda Agop Amcayı tanıyorduk. Babamın babasının adı Kürt Hüseyin. Ama babam ve biz doğru dürüst hiç görmedik. Çünkü Kırşehir’den geliyor, babaannem Tarsun Dedeler köyünden geliyor, Bu köy de şıh köyüdür. Eshab-ı Kehf diye meşhur mağarası olan bölge bizim köy sınırları araba satılık ne istersen neistersen.com.tr içindedir. Dedem ise Kırşehirli bir Kürt. Babaannemle evleniyor, üç tane çocuk oluyor sonra Yemen’e gidiyor, birinci dünya savaşında (1914) ve bir daha hiç haber alamıyorlar. Babam kardeşlerin ikincisiydi ve diyor ki: ”Ben yalnızca hayal mayal babamın gidişini hatırlıyorum” Onun için Volkswagen Transporter Kiralama Fiyatları babam bir Türkmen köyünde büyüyor. Kara soyadı da ordan geliyor. Yani ailenin adı ‘Karamemetli’ O zaman köy şartlarında okumak zor olsa da babam, halam hepsi okuyorlar. Babam ilginç bir hikaye daha anlatırdı, diyor ki; ben Ankara Otomobil Kiralama 1930’da askeri okul kazandım.
Fakat o sırada Ağrı isyanı çıkıyor ve soyadı olmadığından Ankara'da Transporter Minibüs Kiralama lakabı ‘Kürt Hüseyinoğlu’ yazıyor. Babama, sen kazanmadın okulu Kiralık Transporter deyip çıkartmışlar. Ama bizim ailenin Kürtlükle hiçbir alakası yok. Kürtçe bilmeyiz. Bir tane dedemin kan bağı dışında ailem Tarsus’tan, anne tarafım bakırcı, öbür dedemin hiç olmadığı bir ortamda büyüdük https://goo.gl/maps/86SmxnJc4ko biz. Ankara’nın ilk emniyet müdürü Kel Osman’ın torunu Volkswagen Transporter Kiralama Fiyatları olan İpek Çalışlar ile evliliğiniz ve “Beni kalbimden vuranlar varya” isimli kitabıyla geniş yankı bulan oğlunuz Ankara Araba Kiralama Reşat Fuat ile hayatınıza iki kapı açılmış. Peki dışarıyı gören pencereleriniz olmasa da olur muydu?
Bizim hayatımız çok karışık bir hayat. Hep Ankara'da Transporter Minibüs Kiralama hapishanelerde geçti. O yüzden de aile hayatımız hep kesintilere uğrayarak devam etti ama Kiralık Transporter bu zorluklar insanın aynı zamanda dayanışma ruhunu da arttırıyor. Çok zorluklar yaşadık. Ben hapiste yattım, İpek yattı. Ben yatarken Volkswagen Transporter Kiralama Fiyatları İpek dışarıda gazetecilik yaptı. Bütün bu hayat içinde sırt sırta vermeyi, birbirimizle bir sürü derdi, mutluluğu paylaşmayı da öğrendik tabi. Reşat hapishane kapılarında büyüdü bir anlamda. 80’de ben tutuklandığımda Reşat 2 yaşındaydı. Beni Ankara Araba Kiralama askerde zannediyordu. Her taraf asker olunca çocuk da babası askere gitmiş gibi Ankara'da Transporter Minibüs Kiralama düşünüyordu.
submitted by Transporterkiralamaa to u/Transporterkiralamaa [link] [comments]


2017.04.18 23:49 peacemaker215 Medya kutuplaşmasına çözüm önerileri. Veyahut, nasıl bu duruma geldik sorgulaması.

Çok uzatmadan sizlere birkaç soru sormak istiyorum. Fikir sahibi, objektif insanlar olarak bakarsak, Türkiye'nin muhafazakar sağ kesimiyle, kendine dindar (instagramda sure paylaşmayan mesela) sol kesim neden bu kadar farklı görüyor olayları? Melih Gökçek'in twitterında kayboldum mesela oradan yeni akit vs derken, o duvar daha da belirginleşti. Genelleme de yaptığımı düşünmüyorum aslında, sadece benim açımdan çok farklı değil, dahil olduğum kutup tarafından da bir o kadar farklı / acayip / akıl almaz gelecek paylaşımlar, haberler yapılıyor. Sorum size şu, (kendim için tavsiye istemiyorum, yandaş medya takip etme demeyin) ELI5: bu farklılık, bu uzaklık ne kadar süredir hissedilir halde? birleşme sağlanması için (iki tarafın da tutum değiştirmesi gerekiyor vs ama) nasıl bir olay yaşanması gerekli? Ayrıca, sorularımın biraz yakın tarih bilgimin eksikliğinden kaynakladığının farkındayım, bu konuda da bir ELI5 iyi olur, ama nereden başlanır okumaya? Ya da yorumsuz, sade belgesel var mıdır?
Şimdiden yorumlarınız için teşekkür ederim.
submitted by peacemaker215 to Turkey [link] [comments]


2014.10.26 12:50 justgotserious "Bir Çerkes'ten Bir Kürt'e Açık Mektup" isimli iki gündür sosyal medyada sürekli gördüğüm saçma sapan yazı:

kardeşim; sana kardeşlim diyorum, umarım beni kardeşin olarak kabul edersin. senin gibi eskisi değilim bu toprakların, hatta çocuk sayılırım yanında. ama inan benim de aynı senin gibi binlerce yıldır üzerinde yaşadığım bir vatanım vardı bir zamanlar. terk etmek zorunda kaldığım bir vatan. gün acı yarıştırma günü değil, bilirim. belki de bu coğrafyada yaşayan tüm halklara kader diye dayatılmış olandır acı çekmek, onu da bilirim. demek istediğim o ki, çektiğin ıstırabı, gördüğün zulmü tanıyorum. acına acım, onurlu direnişine direnişim diyorum. dedim ya, daha dünkü çocuk sayılır senin yanında, bu topraklar üzerindeki varlığım. mayısın yirmi biri, yıllardan 1864 en kara günümüzdür bizim. neredeyse 150 yıl boyunca özgür bir vatan uğruna yürüttüğümüz savaşın sonunda karşılaştığımız dehşetin ifadesi olan tarih. yenenlerin, yenilenlere karşı ne kadar acımasız olabileceğini yaşayarak öğrendiğimiz tarih. osmanlı ve ruslar arasındaki egemenlik kavgasının diyetini ödemenin biz çerkeslere düştüğü tarih.
bir buçuk milyon kişiydik kafkaslardan yola çıkmak zorunda kalan. rus çarı osmanlı padişahına satmıştı bizi. karadeniz kıyılarını yedi yıl boyunca deniz kabukları ile birlikte bizim kemiklerimiz süsledi.yarımız yollarda öldü. varabilenlerimizin yarısı hastalıktan, açlıktan kırıldı. kızlarımız, kadınlarımız osmanlı paşalarına, arap şeyhlerine cariye olarak satıldı. erkeklerimiz cepheye sürüldü. osmanlıya savaşacak asker lazımdı. 150 yıldır savaşan bir halktan daha iyisini nereden bulacaktı? nasıl da benziyor böyle seninle kaderlerimiz, bak görüyor musun?
çocukluğumdan hatırlarım, bizim evde hiç balık pişmezdi. sadece bizim evde değil, diğer çerkes evlerinde de pişmezdi. nedenini çok uzun zaman sonra öğrendim. çocuğu, eşi, anası, babası, kardeşi, sevdiği kim varsa karadeniz de balıklara yem olmuş, o balığı yerse sevdiklerini yemiş gibi olacak. varsın o balık sofradan eksik olsun. zilan’ın, munzur’un suları nasıl senin kanınla kızıla boyandıysa, karadeniz’in suları da benim kanımla boyandı kızıla. kimbilir belki de bir yerde, fırat, dicle ya da ne bileyim kızılırmağın sularında karışmıştır kanlarımız birbirine. zalimin döktüğü kan kardeş kılmıştır bizi birbirimize.
senin parçalanmışlığın vardır bende de. balkanlar, anadolu, lübnan, ürdün, mısır, suriye. her bir parçam ayrı bir yerde asılı kalmış öylece. dağlı vahşi sayılırım ev sahiplerime göre. hani haksız da sayılmazlar laf aramızda. kafkasların bulutları delen ulu zirveleri, üzerinde at koşturduğum sarp yamaçları hala tazeyken hafızamda, sormamışım hiç, ne işim var çukurova’nın sıcağında. beni evine kabul edene hürmetim, bütün sorularımın önünde koca bir duvar olmuş. sıtmadan inim inim inleyip, sinek gibi kırılmışım da, gelmemiş hiç aklıma, burada ne aradığımı sormak. hani anlarsın beni diye anlatıyorum, yoksa sen de bilirsin, evinden, dağından göç ettirilmenin acısını. yenidir senin ki, yarası daha taze, kanar durur inceden. bunu da ben anlarım.
küçük bir çocukken, hala hatırladığım kadar eskiden, bilmedim hiç kim olduğumu. bu topraklar üzerinde yaşayan herkes türk olduğuna göre, ben de bir türk olmalıydım. sabahları okulun bahçesinde sıra sıra dizilirken, diğer bütün çocuklar gibi can atardım andımızı okutmak için. türküm, doğruyum, çalışkanım… ciğerlerimi patlatırcasına bağırırdım gururla. sonra, çok sık olmasa da annnemin, babamın, yakın akrabalarımın anlamadığım, başka bir dilde konuşmalarının ne anlama geldiğinin ayrımına vardım. yok, öyle düşündüğün gibi olmadı, bir anda kabullenemedim kimliğimi. utandım, sakladım. arkadaşlarım türk olmadığımı öğrenecekler diye uykularım kaçtı. yine aynı şevkle okuyordum andımızı ama bir şeyler kırılmıştı işte. otobüste, dolmuşta, sokakta annemler çerkesce konuşacak, türk olmadığımız ortaya çıkacak diye diken üstünde gidiyordum. annemler çok konuşmadı çerkesce, ben çok fazla utanmak zorunda kalmadım. bana yaşatılan utanç, dilimi öğrenmeme engel oldu. şimdi en çok buna yanarım. halkımın diline bu kadar yabancı olmama. sen de az söylememişsindir andımızı. belki sen de utanmışsındır, otobüste, dolmuşta annen, baban kürtçe konuştuğu zaman. bilmiyorum. ama bildiğim bir şey var, annene ve babana çok çok teşekkür etmelisin. dilini konuşmaktan vazgeçmeyip, seninde aynı dilde şarkılar söylemene olanak sağladıkları için. kıskanmıyorum desem yalan olur. evet kıskanıyorum ama bil ki, kıskançlığım hayranlığımın yanında hiç kalır. öyle kızma hemen.
bizim de hainimiz boldur, aynı sizin gibi. bizimkine ethem, cemal, reşit derler, sizinkine seyyid abdülkadir,şeyh sait, seyit rıza. yıllarca üzerinde oturduğumuz sıralarda, gözlerimizin içine baka baka anlatırlar, ne kadar alçak, nankör ve ekmek veren eli ısıracak kadar hain olduğumuzu. yeri geldi mi söylenir hiç sakınılmadan; iti, kürdü, çerkesi. hani cumhuriyetin en bilindik, adına her sene istanbul baro’sunun ödül verdiği meşhur adalet bakanı mahmut esat bozkurt’un da dediği gibi ‘‘türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. saf türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!’’ bize reva görüleni ne de güzel özetlemiş, sayın bakan. kurtuluş savaşı’nda birlikte kazanmışız bu vatanı ya, bizim payımıza düşen de bu olmuş. kötü şans mı desem, faşizmin hoyrat elleri mi; yapışmış iki yakamıza, bırakmaz olmuş. yakalardan biri sen, biri ben.
önümüzde ki mayıs’ın yirmi birinde tam 150 yıl olacak biz vatanımızdan ayrılalı. gülme öyle bıyık altından, 150 yıl bu topraklarda senin için birkaç gün sayılır, bilmez miyim sanırsın. bu 150 yıl çok fazla bir şey bırakmadı geriye bizden. dilimiz, oyunlarımız, giysilerimiz, yemeklerimiz, gelenek göreneklerimiz; kısaca bizi biz yapan ne varsa hepsi ağır ağır yitip gitti ellerimizden. sadece onları kaybetmekle kalmadık, ruhumuzu da kaybettik. bir zamanlar zalimin karşısında, özgürlüğümüz için nasıl savaştığımızı unutup; aynı zalimin yanında, özgürlüğü için savaşanlara cephe aldık. bu da benim utancımdır. öfkemize sığınak haline getridiğimiz din ve ilkel milliyetçilik gözümüzü kör etti. vardığımız nokta faşizmin karanlık yüzü oldu. en kötüsü de ne biliyor musun? boynuz kulağı geçti derler ya, işte o. türk milliyetçiliğinde, devleti fetişleştirme de, vatan millet sakarya edebiyatında, konunun asıl muhataplarını bile gölgede bıraktık. ezenle bir olup, onun ağzından konuştuk. kardeşim dedim ama, sen; kardeşlik böyle olmaz, kardeş kardeşin elinden zor gününde tutar, düşmüşse çeker kaldırır dersen de, diyemem hiçbir söz, susar kalırım. haklısın kardeşlik böyle olmaz. ama ben yine de kardeşim demeye devam edeceğim, kızsan da, küssen de.
aslında şimdi şöyle bir düşününce bazı şeyler gerçekten trajikomik geliyor. sana, karda kart kurt yürüdüğün için dağlı türk, bana da sebebi nedendir bilmem kafkas türkü dediler. sana giydirmeye çalıştıkları bu elbise olmadı, orasından burasından sökülüp çıktı üzerinden. yine kendin oldun. ama bana giydirdikleri elbise üzerimde öylece duruyor. bu gidişle pek çıkacağa da benzemiyor. bu topraklar belki bize yeni bir vatan oldu, lakin biz, biz değiliz artık.
halkıma kin gütmeni, onları suçlamanı istemem. hiçbir halk için bu şekilde düşünmeni istemem. buraya öylesine perişan, öylesine çıplak ve dilenci gibi geldiler ki, yaşadıkları utanç hala belleklerinde. haberleri yok, çarın bu işi padişah efendileri ile birlikte planladığından. nereden bilecekler, ruslar başlarından bir belayı def ederken, osmanlı’nın da asker ihtiyacını gidermek istediğini. halkımın nezdinde misafir kutsaldır. eve gelen her kim olursa olsun, üç gün boyunca her ihtiyacı karşılanıp, o söylemek isteyene kadar kim olduğu asla sorulmaz. her ne kadar çok misafirperver bir şekilde karşılanmasalar, dilenci muamelesi görseler de, duydukları minneti hiçbir zaman unutmadılar. bu minnet onlara her zaman için borçlu olduklarını hatırlattı. bu yüzden, hep ev sahibinden yana ve kraldan çok kralcı oldular.bu yüzden ev sahipleri kimi düşman gösterdiyse onu düşman bildiler. soçi limanında yaşadıklarını asla unutmadılar ama, trabzon limanında yaşadıklarını unutmayı tercih ettiler. ev sahiplerinin gözüne girmek için didinip durdular. korktukları, kulluk etmek istedikleri için değil, diyetlerini ödemek için.
halkıma kin gütmeni, onları suçlamanı istemem. onların bir suçu yok. bir suçlu varsa, o da benim. halkıma doğruları anlatamadığım, gerçekleri gösteremediğim için suçluyum. ödemek zorunda oldukları bir borçları olmadığını, artık bunun kefaretini karşılamak için çırpınmalarına gerek olmadığını anlatmam gerekirdi. anlatmadım.uzak durdum, sorumluluklarımdan kaçtım. onların gericilerin, ırkçıların, faşistlerin elinde birer oyuncağa dönüşmelerini öylece seyrettim. bir suçlu arıyorsan, o kişi benim; halkım değil.
kobane’ de ki direnişinle nasıl gururlanıyorum bir bilsen.bizimkiler diyorum, bizimkiler hala direniyor. ne kadar çok isterdim birlikte, omuz omuza savaşmayı. bıkıp usanmadan anlatmaya çalışıyorum, orada sırf kendin için değil, bütün insanlık ve halklar adına savaştığını. karanlığa, soysuzluğa, insanın köpekleşmesine karşı verdiğin bu savaşta, cephe de olmasa da, cephe gerisinde yanında olmaktan onur duyuyorum.
bizim için artık çok geç. fazla vaktimiz kalmadı. çok değil, sadece birkaç on yıl sonra silinip gideceğiz bu topraklardan. ama seni gördükçe de umutlanmaktan alamıyorum kendimi. başarmış olman, direncin, mücadele azmin acabalar yaratıyor beynimde.belki diyorum, belki. her neyse lafı fazla uzattım galiba. burada bitireyim artık.
kardeşim, yoldaşım, hala kendi şarkılarını söyleyenim; kendine iyi bak olur mu? birgün, hani olur ya bir gün, her ikimizin de memleket diyebileceği bir yer de kucaklaşır, özgürce gökyüzünü seyrederiz hiç konuşmadan. o gün gelinceye kadar hoşça kal, dostça kal. her iki gözünden hasretle öper, selam ederim. kardeşin…
submitted by justgotserious to Turkey [link] [comments]


Excel'de hücrelere otomatik numara ve tarih vs. nasıl ... 5 DAKİKADA TARİH SORU & CEVAP - 1 2021 AYT Tarih(Tarih-1, Tarih-2) Konuları ve Soru Dağılımı + Konu Takip Çizelgesi  PDF #AYT (ÖSYM) It Depends #13  Soru Sorma Sanatı Bir İnsanı Daha İyi Tanımak İçin 8 Basit Soru - YouTube KPSS HOCAM - YouTube SON 1 AY KALA BİR GÜNÜM? TÜRKİYE 84.sü NASIL ÇALIŞTI? Fikir alışverişi için çok kullanışlı bir kalıp! - What’s your take? SİYASET BİLİMİ OKUMAK (İşsiz Kalır mısın - Dersler Nasıl - Öğrenci Kulüpleri - İş İmkanları)

(PDF) Tarihin İncelenmesi İçin Bir Kılavuz - Michael Stanford

  1. Excel'de hücrelere otomatik numara ve tarih vs. nasıl ...
  2. 5 DAKİKADA TARİH SORU & CEVAP - 1
  3. 2021 AYT Tarih(Tarih-1, Tarih-2) Konuları ve Soru Dağılımı + Konu Takip Çizelgesi PDF #AYT (ÖSYM)
  4. It Depends #13 Soru Sorma Sanatı
  5. Bir İnsanı Daha İyi Tanımak İçin 8 Basit Soru - YouTube
  6. KPSS HOCAM - YouTube
  7. SON 1 AY KALA BİR GÜNÜM? TÜRKİYE 84.sü NASIL ÇALIŞTI?
  8. Fikir alışverişi için çok kullanışlı bir kalıp! - What’s your take?
  9. SİYASET BİLİMİ OKUMAK (İşsiz Kalır mısın - Dersler Nasıl - Öğrenci Kulüpleri - İş İmkanları)
  10. Tarih Nasıl Çalışılır / %100 Başarı Garantili

İyi seneler! :) Bu haftaki videoda, İngilizcede fikir alışverişinde bulunmak, düşünce sormak için sıkça kullanılan ve konuşma dilinde önemli olan bir kalıp i... Excel'de sayı sıralama vs. İnsanları daha iyi tanıma rehberi :) Yoksa sen hala Onedio YouTube kanalına abone olmadın mı? http://bit.ly/OnedioYouTube Hatta YouTube kanalımıza abone olma... Sizler için düzenli olarak KPSS güncel bilgiler videoları, tarih ve coğrafya notları, tarih coğrafya vatandaşlık ve matematik soru çözüm videoları paylaşacağım. Soru sormak bir yeti midir, nasıl öğrenilir? Doğru soru nasıl sorulur? Soru sorma amacımızı belirledikten sonra örneğin keşfe yönelik ya da ölçümlemek için olabilir, farklı soru ... *AYT Tarih Nasıl çalışılır? *AYT Tarih-1 ve Tarih-2 Nedir? Sormak istediğiniz her şeyi, bizlere yorum bölümünden sorabilirsiniz. ... Umarım sizler için faydalı bir video olmuştur. Nasıl hukuk (Bilkent) kazandım ve sınava son 1 ay kala bir günüm nasıldı? Derece isteyen sayısalcılar, eşit ağırlıkçılar, sözelciler ve dilciler için derece ... Sizler için düzenli olarak KPSS güncel bilgiler videoları, tarih ve coğrafya notları, tarih coğrafya vatandaşlık ve matematik soru çözüm videoları paylaşacağım. Tarih Nasıl Çalışılır / %100 Başarı Garantili ... sormak istediğiniz soruları yorum olarak bırakırsanız seviniriz. ... 9' DK DA TARİH SEVMEYENLER İÇİN TARİH DERSİ NASIL ... Hüseyin Ali YÜCEL - Bu video, YKS tercihleri yapacaklar için ve üniversite de Siyaset Bilimi bölümünü tercih edecekler için başlangıç rehberi niteliğinde. Nasıl bir zihinsel ...